Üye girişi

Habertürk üyeliğinize ulaşmak için lütfen kullanıcı adı ve şifrenizi yazarak giriş yapınız. Kaydınız yoksa yeni üyelik kaydı yapınız.

Kullanıcı Adı

Şifre

Buradasınız : Anasayfa | Yazarlar | Tekke dönecek!
Tekke dönecek!
03/07/09 11:46
Sedat Tunalı
sedattunalim@gmail.com

GECEYDİ!

Bilmem neden, bayram arifesinin heyecen dolu gecesi için köyümüze, Zavzaga’ya  doğru Seyfettin amcamla, amcaların en güzellerinden biriyle koyulmuştuk yola. Gittiği her yere elleri dolu giden amcam, bayram abartısını da abartınca benim iki kolum da dolmuştu: Karpuz ve Arakli ekmeği..

Trabzon’dan Araklı’ya kadar kolay olmuştu gidişimiz, Araklı’dan köye gidişimiz epey sancılı olacaktı, belli ki, dedim ya bayram arifesindeyiz..

Karadere yukarı giden bir Pervane (köy) minibüsüne bindik. Alacakaranlığın Araklı limanını yavaş yavaş kapladığını, Konakönü’nden dönen araç ışıklarının daha bir belirgin olduğunu hatırlıyorum. Çocukluğumun ikonu “İllaz (İlyas Kınalı) dayi”m ve o zamanın en afili arabası Anadol’u da ortalarda yoktu, Pervane minibüsüyle Kaşıkçı yoluna düşüşümüz bundan.

Burunlu Kırmızı Ford’umuz (Orjinal Alman), Karadere üzerindeki köprünün yanıbaşında durdu, gün geceye dönmüştü çoktan, bir Nisan akşamıydı, altımızda gürül gürül bir memleket türküsü akıyordu, amcamla ben ay ışığının gölgelediği iki siluet olarak köprüden geçiyorduk..

Köprüyü geçip “kale” dediğimiz patika yoldan vurduk köy yukarı. Amcam dünyanın en anlayışlı amcası, baba yarısı değil, fazlası… Hep eğlenceli şeyler anlatıyor, onlar kesmezse Trabzonspor’un rakiplerini nasıl şamarladığını, nasıl tezahürat yaptıklarını…Amcam, o küçük yüreğimle, tüm bu “iyi” şeyleri, ormandan korkmayayım diye anlattığını düşünebileceğimi bilmeden, virajları döne döne çıkıyoruz Kale’yi, her adımda o güzel adamı biraz daha severek…

Küçük bilmeceler soruyor yolda bana;

“İki dağ arasında bir bardi bağurur, nedur?”

“Bardi nedu emice?”

“Ula bardi nedur bilmiy misun tornum?”

Artık biliyordum bardinin ne olduğunu, çakalmış, bilmecenin cevabını da öğrendim, Gavara..

Geceydi. Ama ne komar çiçeklerinin kokusu ne de ormanın içindeki o muhteşem senfoninin aşkla titrettiği yaprakların solosunu örtmüyordu karanlık. Bir çeşme başında soluklanmaya karar verdi amcam, yükümüz ağırdı. Çeşme dediğim, kayalıklarına arasından yer yüzüne sızıvermiş bir pınar, içmek için musluk gerek. Amcam hemen buldu musluğu, sanırım bir meşe yaprağıydı, o becerikli elleri, pınarla yaprağı buluşturdu, dünyanın en tatlı suyunu içtim o gece..Dünya’nın en tatlı amcasıyla..

Kalkmaya yakın, bazı sesler duyduk, amcam temkinli ama belli etmiyor bana.

“Biraz daha oturalım tornum” dedi, “bakalım kim geliy, belki iki lafun belini kiraruk”

Geceydi.  Yüzlerce kaçağın dolaştığı Karadeniz ormanlarında geceleri değil lafın, her şeyin beli kırılabilirdi ve bunu en iyi de amcam bilirdi. Belini kontrol ettiğini, beni, bana çaktırmadan ağacın dibine doğru çektiğini, sonra gelenlere ben buradayım derecesine nara attığını hatırlıyorum. Amcam beni affetsin sanırım şöyleydi narası: Hey gurban olduğumun makinesı( El yapımı Parabellum olmalı), adami hiç yolda komaz, tetiğe dokundun mu yakar adami

Üç kişi geldi kahkahalar atarak, amcamı sesinden tanımışlar ve nara amacına ulaşmıştı. Silahlar yine bellere yerleştirildi, akrabamız olan üç kişiden biri ekmeklerin birinin “kuduğundan” kopardı, en sevdiğim yeriydi ben bile kıyamazken.. Amcam bilirdi bu tutkumu, şaka yollu bağırdı “Ula Helim (Halim) golla kendini oğlum, tornumu çok kızdırdın, o ekmeklerin guduği içun adam vurur zay”

“Vurulmadan kaçalum” dedi ve gitti o üç adam, kahkahalarla. Karanlığın içinden çıka gelmişlerdi, karanlığın içinde kayboldular yine..

Geceydi. Önce Kale’yi düzledik 15 dakikada, sonra Selami ve Yakup ağabeylerin evini geçerek Muhammed dedemin evlerinin başındaki çeşmeye arkadaş olduk birkaç dakika.

“İç tornum iç da bak, ne gada lezzetlidur habu su”

İçtim, sahiden de çok tatlıydı , suyun kaynağı ormandaki “bizim arazimiz”miş, üstelik, daha da “datlandi” ağzım dilim..Bir daha o tadı bulamadı tornun emice..

Nihayet 45 dakikalık yürüyüşün ardından, mola hariç, köy evimizin doğu kapısındayız.

“Tak tak tak”

Kim o diye sormadan açıldı kapı. Öyle ya, Ginalooon (Kınalıoğlu’nun) Hacı Murat’ın kapısını çalmak herkesin harcı değil, çalan kesin “Ginaloollarındandır” alışkanlığıyla açıldı kapı.

Erkeklerin sohbet ettiği Harem odasını teğet geçtik, direk Aşhana’ya (mutfak).

Amcam;

“Selamun Aleyküm ey millet ve abula(abla)”

Abula, annem oluyor, evin gizli reisi, kollarıma bakıyor önce, “uuu egi uşak eldi (öldü) yorgunluktan, Naciye al havuları elinden daa egi”

Annem bunları söylerken, bir eliyle de tavandan sarkan zincire asılı kara güğümü kontrol ediyor, bir yandan da üçlü sac ayağının üstündeki kışla tipi tencerede gözü. Tencerede ne olduğunu amcam da ben de daha kapıdan girmeden anlamıştık, ama herkes gibi biz de biraz daha bekleyeceğiz.

Ateşin tandıra yakın tarafında biraz oturup soluklanıyoruz. Dünyanın en becerikli ve hızlı ellerine sahip olduğunu ciddi ciddi düşündüğüm annemin, oflandan (raf) büyükçe bir tabak alıp tencerenin kapağını açışını, ve tabağı ağzına kadar doldurup amcamla benim elime de birer çatal tutuşturuşunu nasıl anlatmalı bilmem. Kimse sesini zaten çıkarmaz ama annemin yoldan gelen iki oğluna, annem amcamı da çocuğu gibi severdi, İstanbul’da sıradan bir lokantada 4 porsiyon olarak rahatça servise yetebilecek bir tabağı verirken ettiği kelam şuydu;

“Uşaklar tadina bakun bakayim iyice pişmiş mi sarmalar, benim ağzumun dadi bişe bozuktur, ben anlamayrum.”

Ben de , amcam da seni çok iyi anlıyorduk ay yüzlü Me(a)kbule.

Keşke dünyanın en güzel amcasını ve yengesini söküp almasaydı hayat aramızdan, yine gelebilseydik bir akşam üstü o Aşhana’ya ve yine o tencereden hayatın en güzel armağanını, bitimsiz sevgini sunabilseydin bize, sarma kılıklı..

HAMİ’NİN ANNESİ

Yavuz Selim’in arka tarafındaki sokak içindeydi evleri, zaman zaman Yavuz Selim’de antrenman ya da maç sonralarının dinlenişleirni bu sokakta oturarak yapardık, ağaçlıydı, gölgeli..

Bir sürahi içinde su yollardı Hami’nin annesi, annemiz. “Bol su içmenuz lazim uşaklar” derdi, “Biterse yollayin sürahiyi gene doldurayim.”

O sürahideki su hiç bitmedi ki Hikmet Teyze, o sürahiyi suyla değil sevgiyle dolduruyordun sen.

Mekanın cennet olsun, hepimizin başı sağolsun.

FATİH TEKKE DÖNECEK

Fenerbahçe Stadı’nın önünden geçtim dün, forma alan çocukların “Roberto Carloooss” “Alexxxx” diye birbirlerine sevgiyle koşturmalarını gördüm bir de.

Çocuk gözlerdeki masum sevgiyi hiçbir şeyle kirletemezsiniz ve o masumiyeti şehrine ve takımına sevgiye dönüştürmenin belki tek yoludur o çocuk yüreklere ikonlar sunmak. Fenerbahçe bunu çok iyi yapıyor, üstelik ithal ederek.

O an anladım ki, çocuklarımız için Trabzonspor’un Fatih Tekke’den başka bir şansı yok. Arabayı hemen kenara çekip en yetkili ismin numarasına oltaladım. Şanslıymışım.

“-Efendim”

“-3 yaşında bir oğlum var arkadaşları hep hacimli ve şu an Fenerbahçe Stadı’nın önündeyim. Şu an anladım ki Trabzonspor’un Fatih Tekke’den başka şansı yoktur”

“-Fatih’in futbolculuğuna kimse laf etmiyor ama onun dışında kafalar çok karışık”

“-Fenerbahçe’nin Daum’u uyuşturucu bağımlısı olarak tedavi gördü. Armudun sapı üzümüm çöpü demeden Tekke’yi takıma kazandırmanız şart, lütfen bu cesur adımı alın artık”

“- Gereğini yapacağız, şu kongreyi geçirelim..”

Anladığım şu; Fatih Tekke Trabzonspor formasını giyecek ve takım kaptansız kalmayacak.!

KUTOZ

Kutoz diye bir arkadaşımız var, taraftar gücünü paraya çevirmek için 40 dolap çevirenlerin pek hazzetmediği taraftar tipinden. Bilyoner.com’un yaptığı taraftar profili araştırmasına dair yazımı eleştirmiş. Elbette eleştirecek, hele eli kalem tutan bir Trabzonlu iseniz daha da bir eleştireceksiniz, güzel olan, o şehri farklı kılan da bu enerjidir hoş.

Kutoz’um, dünyanın başka coğrafyalarında da belli başlı takımlara karşı “(Barça, Liverpool, Juventus vb.) kitlesel sayılabilecek sempatiler olduğunu, dünyada sadece iki adet “gerçek şehir takımı” (Trabzon, Napoli) bulunduğunu dile getirmiş.

Trabzon’da da hatırı sayılır ölçüde Barcelona ve Liverpool taraftarı olduğunu biliyoruz. Mel Gibson ve De Niro hayranları da var misal. Ama aslolan şu;
"
Başkalarıan duyduğunuz sevgi, kendi kimliğinizin önüne geçmemeli. Bu olursa ne sevginizin anlamı kalır ne kendinizin. Ne sevilen bir haz duyar bundan ne de seven haz alır. Ama ille de endüstri derseniz, alın size Chelsea verelim."

Bir şarkıyla bitirelim:

“Onun arabası var güzel mi güzel/ ..Förü de var özel mi özel / Maalesef ruhu yok”

Puan Durumu
P
M
B
G
O
Lig Fikstürü
Hizmetler ve İletişim
:
Kategoriler
:
Diğer Linkler
:
İzleyici Hattı
:
CİNER GRUBU