Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin Medya için bir kurtuluş reçetesi girişimi
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Evet, medya krizde ama tünelin ucunda ufak da olsa bir ışık göründü. Bu tünel İtalya’da ve ucundaki ışığın adı Il Post olsa da bizim için önemli. Çünkü İtalya objektif ve serinkanlı habercilik yapan bir medya düzenine sahip değil. Sansasyonel başlıklar, manipülatif içerikler ve tek yanlı yayıncılık çizgisiyle Türk basınına epey benziyor. La Stampa ve La Repubblica’nın Agnelli ailesinin kontrolüne geçmesinden sonra ülkede sol çizgide muhalif yapan ana akım gazete kalmadı. Dahası, yapılan araştırmalara göre sosyal medyadaki dezenformasyonun en fazla alıcı bulduğu ülkelerden biri İtalya. (Bir diğeri, tahmin edileceği gibi, Türkiye.)

        Böyle bir yerde bir medya projesinin başarıya ulaşması kriz halindeki Anglosakson gazetecileri arasında da ilgi çekiyor. İtalya’da Il Post işte neredeyse imkansızı başardı, abonelik modeliyle 80 bin kişiye ulaştı. Medya kuruluşlarının abone toplamaları haber değil; yeni finansal sistemin en önemli ayağı reklam gelirleri değil, abone sayısı. Ancak Il Post’un farkı içeriğinin herkese açık olması. Ödeme duvarı yok; abone olmanın reklamsız sayfa görüntülemek ya da özel bültenlere ulaşmak gibi birtakım ayrıcalıkları var ama para verseniz de vermeseniz de gördüğünüz içerik aynı. Buna rağmen istikrarlı bir şekilde büyüyor: 2022’de 50 bin, bu sene 80 bin paralı abone. (Aktaran Semafor.)

        Press Gazette’e konuşan Il Post’un yayın yönetmenine göre bedava da okuyabilecekleri bir siteye para ödeyenlerin hemen hepsi genç okurlar; genellikle cimrilikleriyle bilinen, şifre paylaşan, abone olmayı, para ödemeyi sevmediği düşülen Z kuşağı. Ama anne-babalarını kendileri için ayda 8 Euro’yu Il Post’a ödemeye ikna ediyorlar. Çünkü gençler de iyi gazeteciliğin temel ihtiyaç olduğunu öğrendi.

        80 bin kişinin isteyerek bir medya kuruluşunu ayakta tutması çok önemli. Aslında bu Amerika’nın yeniden keşfi de değil: iyi iş yapanlar bir şekilde karşılığını buluyorlar.

        AÇIKLAYICI GAZETECİLİK

        Il Post’ta olup da başka yerde olmayan konuları herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklama yeteneği. Çoğu zaman gazeteciler bile yazdıkları haberin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyor, otomatiğe bağlamış bir şekilde bilindik ezberleri yerleşik şablonların içinde tekrar ederek önümüze getiriyorlar. Ortalama bir okur / izleyici çoğu zaman “ne”olduğunu anlayamıyor, çünkü aktaran kişi de konusuna hakim değil.

        Türk basınındaki yargı haberleri buna iyi bir örnek: “Şu kadar cezaya çarptırıldı” cümlesinin devamında hapis yatacak mı, para ödeyecek mi, temyize gidecek mi gibi temel bilgiler yok. Ölüm haberlerinde ölüm nedenini yazmak gibi temel kurallar bile uygulanmıyor. F-16 gibi çok katmanlı ve karmaşık konularda da bilen birkaç kişi dışında aynı ezber tekrarlanıyor.

        Bir olayın ne olduğu kadar “neden” olduğu da önemli. Il Post’un yaptığı “açıklayıcı gazetecilik” (explanatory journalism) olayları tekil hadiseler olarak değil, belli bir bağlam ve bütünlük içinde aktarıyor. Böylece bir olayın neden haber olduğunu, öncesi ve sonrasını, olası etkilerini öğrenmek mümkün oluyor. “Açıklayıcı gazetecilik” bir haberin tek başına göründüğü gibi olmadığını, birçok başka ayağı olduğunu anlamak için önemli. Gazeteciliğin temel görevlerinden biri bilinçli seçmen oluşmasına katkıda bulunmaktır; haberlerin açıklanması ve aktarılması demokrasi için hayati.

        İtalya’da yaşananları öğrenmeye, aydınlanmaya, olayların derinine inmeye meraklı azımsanmayacak bir kitle var. Okuyan, öğrenen, meraklı insanların Türkiye’de de olmadığını kim iddia edebilir?

        İnsanlara her gün aynı yemeği sunarsanız bir süre sonra mecburen razı olurlar, çünkü karınlarını doyurmak zorundalar. Türk basını her gün tarhana çorbası pişiriyor, sonra da herkesin tarhana çorbası talep ettiğine inanıyor. Orasından burasından ucuz reklamlar fırlayan, okumanın değil görselliğin ön planda olduğu, hatta okumanın neredeyse özellikle engellendiği karmaşık tasarım; sansasyonel, sosyal medyada alıcı çekmek veya da arama motorunda bir-iki adım öne çıkmak için tasarlanmış başlıklar… Herkesin önüne aynı yemek konuyor. Ama çoktandır tadı kaçtı.

        TRAFİK DURDU

        Tadının kaçtığını Amerikan basını fark etti, herhalde gecikmeli olarak bize de yansıyacaktır. Bizim dükkanda işler çoktandır azaldı. Artık sosyal medya ve arama motorundan müşteri gelmez oldu. Tık kokan başlıklara karşı okur zırh geliştirdi; altının dolu olup olmadığını hemen anlıyor ve eskisi gibi tuzağa düşmüyor. Dahası, okurlar artık kendilerini içeriğe yönlendirecek mihmandarlara ihtiyaç duymuyor, nereye gidecekse kendisi gitmek istiyor.

        Ben atipik bir okur olduğumu düşünürdüm. Haber almak için düzenli olarak doğrudan girdiğim siteler var. Sosyal medyaya bakmıyor ve hiç kimseyi takip etmiyorum. Bir haberi ya da yazıyı link’i önüme geldiği için okumuyorum, ben gidip bulduğumda ilgimi çekiyorsa bakıyorum. Bu yüzden viral olan içeriklerden ya da orada dönen tartışmalardan ya hiç haberim olmuyor ya da biri söylerse öğreniyorum. Arada sırada mecburen arama motorundan başlık arıyorum, ama haber tüketimimin yüzde 20’si bile değil.

        Dijital medyadaki son trafik trend’leri başka okurların da bu yolda ilerlediğini gösteriyor. Fox News trafiğinin yüzde 70’ini doğrudan siteye girenler oluşturuyor örneğin. HuffPost adeta mezardan dirildi, insanlar telefondan ya da bilgisayardan direkt ana sayfasını ziyaret ediyorlar. New York Times gibi artık devleşen yayın organları da trafiği doğrudan çekmek için e-mail bültenlerine ağırlık verdi. Güya e-mail kalmamıştı? İnsanlar her sabah posta kutularında günün haberlerinden bir seçme bulmayı seviyor demek ki. Kapının önünde gazete bulmak gibi sanki.

        Semafor’un medya yazarı Max Tani’nin dediği gibi medyada “back to the future” durumu söz konusu: Birden eski olan her şey yeni olmaya başladı.

        MEME VE KEDİ

        İşin buraya varacağının işaretleri çok önceden vardı aslında. 2000’lerin ilk 10 yılının en önemli yayın organı Gawker bütün varlığını trafik üzerine inşa etmişti. Soho’daki ofislerinde Chartbeat ekranlarıyla ana sayfada ilgi çeken ve çekmeyen haberleri anında görüyor, rating’ine göre ana sayfayı anında güncelliyordu. Televizyonların izlenme oranını an be an görüp programları anında değiştirdiklerini düşünün, böyle bir sistemi vardı Gawker’ın.

        2012’de bir deney yaptı site. O aralar İnternet’te kenardan görünen kadın memesi, kedi video’ları, “ne olduğuna inanamayacaksınız” türü gel-gel başlıklar trafiğe yön veriyordu. Gawker bir ay boyunca neyin viral olduğunu, neyin paylaşıldığını ölçtü ama sonuçlar beklediği gibi çıkmadı. Kesin trafik getireceği tahmin edilen içerikler hiç alıcı çekmedi mesela. Kalite neyin paylaşılacağı ya da insanların neyi tıkladığıyla ölçülemezdi; bunu öğrendiler. Sihirli formül ezelden beri aynıydı: iyi her zaman iyiydi ve alıcısını bir şekilde buluyordu. Kadın memesi ve kedi video’ları bir yere kadar, tüketici medya okuryazarlığı konusunda da tahmin ettiğimiz kadar aptal değil.

        BUTİK ALIŞVERİŞ DEVRİ

        Bugün Batı medyasında asla yok olmayacağı öngörülen ve içeriğinde eğlenceden ciddi habere yeryüzünde ne varsa yer veren dev kurumlar var: New York Times, Daily Mail gibi. 90’lı yıllarda Türkiye’de Hürriyet gazetesi “süpermarket gazeteciliği” modelini uygulamaya başlamıştı. Hafta sonu ekleri dergilerin yerini aldı, artan ekonomi sayfalarıyla ayrıca bu alanda ikinci bir yayın organına duyulacak ihtiyacı ortadan kaldırdı. Televizyondan spora, şaraptan zeytinyağına, Yaşar Nuri Öztürk’ten seks yazılarına ne ararsak bu süpermarkette bulduk. Bu model Türk basınında yaygın kabul gördü, taklit edilmeye çalışıldı ve içselleştirildi. Hala medyanın dayandığı model bu: Biraz magazin, biraz kadın, bir solcu, bir yandaş, biraz entelektüel, bolca futbol…

        Batı’da da gazeteler Daily Mail gibi hem magazin hem siyasete yer vermek, aynı anda her şey olmak istedi. Süpermarket artık AVM oldu, daha genişledi. Ama batan alışveriş merkezlerinden de gördüğümüz gibi buraları inşa etmesi kolay, sürdürmesi zor. Kentlerdeki hayalet AVM binaları gibi her şey olmak isteyen yayın organları şimdi kriz yaşıyor.

        Bildiği işi yapmakta ısrar eden, bildiği işi çok iyi yapanlarsa yıllardır ayakta kalıyor. Üstelik çok da kârlılar: Bloomberg, TMZ, Variety vs… Tıpkı büyük şehirlerde olduğu gibi ana akım medyada bir-iki tane AVM ayakta kalacak. Ama butik, konusunda uzmanlaşmış, küçük ama sadık bir müşteri kitlesi olan yayın organlarının da şansı var.

        Süpermarkete gittiğinizde temel ihtiyaçlarınızı karşılıyorsunuz, sebze, meyve, et alıyorsunuz. Ama bu ürünler sizi tatmin etse de kalitesi iş modelinden dolayı ortalama olmak zorundadır. İyi bir kasaptan temin edeceğiniz eti, bir fırından taze çıkmış ekmeği, hatta semt pazarından alınacak meyve-sebzenin lezzetinin yerini tutmaz. İnsanların çoğunluğunun ihtiyacını karşılar süpermarket ya da AVM’ler, ama bazıları da daha rafine tatlar peşindedir. Belli baharatları, ‘niche’ ürünleri süpermarkette bulamazsınız, bunun için özel tedarikçilere gitmeniz şarttır. Il Post işte böyle butik bir örnek ve sadık okur kitlesiyle güçleniyor.

        YENİ VE İDDİALI BİR MARKA

        Günlük haber okuma rutinime son zamanlarda giren ve bağımlısı olduğum yayın organı Semafor oldu. Bloomberg’in eski CEO’su Justin B. Smith ve BuzzFeed’in eski genel yayın yönetmeni Ben Smith’in ortak kurduğu site “İngilizce konuşan tüm dünyaya ulaşma” hedefiyle yayına başladı. Önceki gün bu hedefin neresinde olduklarını Semafor’un genel yayın yönetmeni Ben Smith’e sordum.

        “Kuşkusuz bu bizim uzun vadeli hedefimiz ve iyi bir başlangıç yaptığımızı hissediyoruz,” diye yanıtladı. “Ama şimdi kesinlikle ABD ve Afrika’da belirli ve etkili kitlelere yoğunlaşmış durumdayız.”

        İngilizce basında özellikle Afrika konusunda en iyi haberleri Semafor’dan takip etmek mümkün. Afrika üzerine haberlerin bizim hayatımızda ne önemi mi var? Çin, Rusya ve Türkiye’nin Afrika’da ne aradığıyla, neden milyarlarca dolarlık bir yarışın döndüğüyle ilgili bir soru bu. Bunun için de “açıklayıcı gazetecilik” şart.

        GPT 4.0 ile yapay zekanın araştırma gücünü kullanıp haberleri tarayan—ama yapay zekaya yazdırmayan—Signal adlı yeni bir hizmet de başlattı Semafor; belli ki ileride modern bbir The Economist olacak.

        Medyada ana akımın ya da AVM gazeteciliğinin yetişemediği alanlarda kendilerine yer açanlar başarıyla ulaşıyor. Vanity Fair’in eski yayın yönetmeninin New York Times’ın eski televizyon eleştirmeniyle birlikte kurduğu Airmail en üst tabaka ‘lifestyle’ haberciliğiyle bir marka oldu ABD’de; sadece birkaç senede. 50 milyon dolar değer biçiliyor. En iyi Washington haberlerini hiçbir kurumla bağı olmayan Mark Halperin’in bülteninden almak mümkün; Beyaz Saray da takipte. Nispeten yeni kurulan dijital mecralardan Puck ise ağırlıklı olarak Hollywood, Silikon Vadisi, moda ve medyaya yoğunlaşıp arka arkaya özel haber patlatıyor. Belli bir alana odaklanarak, o konunun en iyisi olarak da büyümek mümkün. Belli bir alana odaklanıp, orada kendini kanıtladıktan sonra yeni dünyalara açılmak da. Tek bir kriter var: Yapılan iş iyi mi?

        Tek seçenek tarhana değildir. Ama bunun için harekete geçmemiz gerekiyor, yoksa hep birlikte öleceğiz.