Her gittiği yerde başından geçenleri yol hikayeleri başlığıyla hafta hafta kaleme alıyor ve kendi adını taşıyan hasansoylemez.com adlı internet sitesinde, çektiği fotoğraflarla birlikte yayınlıyor.
Karadeniz’den doğu illerine, Güneydoğu’dan Akdeniz’e, oradan Ege’ye! Bisiklet üzerinde pedal çevirerek tam 40 il, sayısız ilçe ve köy gezecek olan Hasan Söylemez, şu ana kadar tam 1.350 km. yol kat etti, 80 kilodan 74 kiloya düştü.
Aç kaldı, lastiği patladı, kaza yaptı, virajlı rampalara meydan okudu. Kimi zaman bisikleti onu taşıdı, kimi zaman o bisikletini sırtladı. Ama yılmadı, 1.350 kilometreyi geride bırakarak Ordu’nun Fatsa ilçesine ulaştı.
HAsan Söylemez'in objektifinden 'Yol hikayeleri' fotoğrafları için tıklayınız...
YOL HİKAYELERİ - 1. HAFTA
Yola çıkmak için son hazırlıklarımı yapıyorum. Birazdan yola çıkacağım. Sahip olduğum bütün herşeyi arkamda bırakarak düşeceğim yollara. Yapmacık olmayacak hiçbirşey. Çırıl çıplak, tamamen kendim olup karışacağım doğaya ve yeni insanlar tanıyıp mutluluğu arayacağım kocaman yüreklerde.
Önce kafasını yumurtadan yeni çıkaran bir timsah yavrusu gibi gökyüzüne bakarak derin bir nefes alıyorum. Ciğerlerimin kapakcıkları titriyor o nefesi hissettiğinde. Heyecandan kalbim küt küt atıyor, ruhum ise özgür olmanın coşkusunu yaşıyor bedenimde. Sanki üç nokta savaşları yaşanıyor beynimin içinde. En gizli öznemde bile üç nokta var… Bazen kurşun gibi ağır bazen de tüy gibi hafif hissediyorum kendimi… Kadıköy’de bugün çok farklı bir hava var ve ben geçmişim kendimden. Hem de öyle bir geçmişim ki, son defa parayla su almaya gittiğim bakkalın önünde unutuyorum bisikletimi. Hay Allah! neler oluyor bugün bana böyle? Hayallerin gerçekleşmesi midir metabolizmayı bozan yoksa artık burnumda kendi cesedimden gelen ölüm kokusunun dağılıp yerini daha farklı bir kokuya bırakacak olması mı?
Son kontrollerimi yapıyorum. Yola çıkmak için artık hazırım ve tanıdığım tanımadığım herkesle vedalaşıp artık basıyorum pedala. Arkamı dönüp baktığımda el sallayanları görüyorum. Kiminin yüzünde hüzün kiminin yüzünde ise tatlı bir tebessüm…
ARTIK YOLLARDAYIM!
Bir an önce İstanbul trafiğinden kurtulmak için var gücümle asılıyorum pedala. Ümraniye üzerinden ilk durağım Şile’ye gidiyorum. Uzun ve yorucu rampaları aşmak biraz zor oluyor ama inişe geçtiğim zaman bütün yorgunluğumu hemen unutuyorum. Rüzgar kulağıma şarkılar mırıldanırken cırcır böcekleri kendi aralarında serenad yapıyor. Doğanın o müthiş müzikaliyle yüzümde oluşan gülümsemeyi gören biri olsa kesin bu adam delidir der. İster deli desinler ister akıllı ama bildiğim tek şey; o an hissettiklerimin asla parayla satın alınamayacağıdır…
Zorlu ve dik rampalardan birini aştığımda yol kenarında bir gözlemeci görüyorum. Uzaktan el sallayark ‘’gel bir soluklan sonra devam edersin’’ diyor. Elimi yüzümü yıkayıp biraz dinlenmek iyi gelir düşüncesiyle çekiyorum bisikletimi dükkanın önüne. Kimsin, necisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun gibi sık sık duyacağım soruların ilkini burada duyuyorum. Ben sakin sakin sorulan sorulara cevap verirken önüme bir tabak gözleme ve bir bardak soğuk ayran geliyor. Ben’de para olmadığını söylememe rağmen bana kızarak senden para isteyen kim bu bizim sana ikramımızdır diyor mekan sahibi. Büyük bir iştahla indiriyorum mideye ikram edilenleri ve mataramda ısınan suyu değişip yola devam ediyorum.
YOLDA KARPUZ PARTİSİ
15 km yol gittikten sonra otobanın kenarında karpuz partisi yapan bir aileyle karşılaşıyorum. Önce beni turist sanıp hello diye bağırıyorlar, ben de merhaba diyerek karşılık veriyorum. Gel bir dilim karpuz ye enerji verir diyorlar. Hiçte red edecek halde değilim ve hemen gidiyorum yanlarına. O sıcak havada yediğim bir dilim karpuz ilaç gibi geliyor ve tekrar asılıyorum pedallara...
Şile’ye varmak üzereyim ki yol üzerinde bir kaza olduğunu görüyorum. Bir motosiklet ve bir otomobil kafa kafaya çarpışmış. Jandarma yeni gelmiş güvenliği sağlamaya çalışıyor ama yaralılar yoldan geçen araçlar tarafından hastaneye götürülmüş. Yolda karşılaştığım ilk üzücü görüntü bu oluyor…
İLK DURAĞIM ŞİLE'YE VARIYORUM
Nihayet 72.46 km yol yaptıktan sonra Şile’ye varıyorum. Çadır kurabileceğim bir yer bulmak için oradaki yerlilerden yardım istiyorum. Yaşlı bir amca geceyi rahat geçirebilmem için Kumbaba Plajına gitmemi tembihliyor. Ben de kırmıyorum amcayı ve Kumbaba Plajı’na doğru yaylana yaylana gidiyorum. Artık dinleneceğimi bilen ayaklarım ise, ‘’bırak bu yaylanmayı’’ diyerek son gücüyle pedallara asılarak beni Kumbaba Plajına götürüyor. Orada çadır kurmak için plaj işletmecilerinden izin almak gerekiyormuş. Ben de işletmecilerden Yurdakul abinin yanına gidip önce aç ve susuz olduğumu, cebimde hiç para olmadığını ve geceyi geçirmek için de çadır kurmam gerektiğini söylüyorum. Beni tepeden aşağı süzen Yurdakul abi hiçbirşey sormadan bisikletimi park edeceğim bir yer gösterdikten sonra karnımı doyurmak için cafesine davet ediyor. Cafe çalışanları için pişirdikleri kuru fasulye ve pilavdan birer tabak verip karnımı doyuran Yurdakul Abi, çadır kurmama gerek kalmadığını, geceyi onların yattığı barakada geçirebileceğimi söylüyor. Bu teklif bana çok cazip geliyor ve bisikletimi bağlayarak geceyi geçireceğim barakaya gidiyorum. İki katlı ranzalardan oluşan dört kişilk barakada geceyi geçiriyorum. Sabah erken kalkıp Yurdakul abi ve çalışanlarla birlikte kahvaltı yaptıktan sonra denize girip yüzüyorum ve ardından ikinci durağım olan Ağva’ya doğru yol alıyorum…
YAHU SEN PARASIZ GEZEN GAZETECİ DEĞİL MİSİN?
Şile’den çıkıp Ağva’ya gitmek için ağır ağır basıyorum pedallara. Ne zamanla yarışıyorum ne de kendimle. Gideceğim her kenti ve göreceğim her insanı tanımak, fotoğraflar ve videolar çekmek istiyorum o kadar… Şile’yi 5 km geçtikten sonra yolun sağ tarafında kalelerle çevrilmiş bir köy görüyorum. Merak edip bisikletimin yönünü oraya doğru kırıyorum. Kalenin kapısının önüne gelince oranın bir tatil köyü olduğunu anlıyorum. Kapının önünde bekleyen güvenlik görevlilerine kimliğimi verdikten sonra içeri giriyorum ve receptiona yöneliyorum. Beni güler yüzlü üç personel kapıda karşılıyor. Biraz sohbet ettikten sonra köyü tanıtmak istiyorlar ve akülü arabalarına bindirerek gezdiriyorlar beni. Etrafı kalelerle çevrili olan bu tatil köyü gerçekten yapay bir cennet gibi. Aklıma Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi geliyor. İmreniyorum ve keşke biraz daha burada kalsam diyorum ama yolcu yolunda gerek… Havuz başında soğuk kahvelerimizi içerken yiyecek ve içecek müdürü yanımıza gelerek ‘’yahu sen parasız gezen gazeteci değil misin?’’ diye sorunca hep beraber kahkahalarla gülüyoruz. Sonra fotoğraflar çekilip oradan ayrılıyorum.
TADINI BİLE ANLAYAMADIĞIM UÇAN BÖCEK JET HIZIYLA MİDEME OTURUYOR
Aslında takip ettiğim yolu kullanarak Ağva’ya gitmem gerekiyor ama ben o tatil köyünden dönüp Şile çıkışından Teke yoluna girerek köy köy gezip Ağva’ya varmak istiyorum. Nitekim düşündüklerimi yapmamı engelleyecek kimse olmadığı için gönül rahatlığıyla istediğim yere gidiyorum. Girdiğim yolda iş makinalarının çalıştığını görünce yollar bozuk şimdi ayvayı yedim diye bir an düşünüyorum ama neyseki iki km sonra çalışma bitiyormuş. Karşıma çıkan ilk köyde hiç durmuyorum ve var gücümle pedal çevirip bir an önce kurtulmak istiyorum. Çünkü arkamda beni kovalayan iki tane ayı gibi köpek var. Onlar havlıyor ben kaçıyorum, ben böğürüyorum onlar daha çok havlıyor. Hayvan oğlu hayvanlar! nefesim kesilene kadar kovalıyorlar beni. Dilim dışarda ağzım açık pedal çevirirken tadını bile anlayamadığım uçan bir böcek jet hızıyla mideme oturuyor. Keşke nasıl bir tadı olduğunu anlayabilseydim diye dövünüyorum azcık…
ZORLU RAMPALAR VE MEHMET AMCANIN BİR DEMLİK ÇAYI
Neyse köyün çıkışında köpekler peşimi bırakıyor ve ben gördüğüm ilk çeşmede kana kana su içip biraz kendime geliyorum. Önüme uzun bir rampa çıkıyor, bisiklet üzerinde o rampayı çıkamayacağım için bu defa ben bisikleti taşıyorum. Yaklaşık 5 km lik bir rampa ve ben yine kan ter içinde kalıyorum. Şile Ağva yolu üzeri Teke girişinde zirveye ulaştığımda Mehmet Amcayla karşılaşıyorum. Mehmet amca yol kenarına kurduğu tezgahında kuşburnu, böğürtlen, muşmula, uvaz, koca yemiş, dağ çileği, mantar, domates, salatalık vs. doğal ürünleri satıyor. Beni öyle yorgun bitkin görünce yeni demlediği ve yoldan geçenlere hiçbir ücret talep etmeden ikram ettiği çaydan bir bardak dolduruyor. Bir yandan çayımızı yudumluyor bir yandan da sohbet ediyoruz. O derdini anlatıyor ben dinliyorum, ben anlatıyorum o dinliyor. Bir de bakıyorum ki Mehmet Amca’nın demlediği bir demlik çayın hepsini ben içmişim. Allah’tan Mehmet amca iyi niyetli ve sabırlı bir insan Delta Bisiklet’ten Ulaş Baydar olsaydı beni jant teliyle kovalardı!
Mehmet Amca’nın yanından ayrılıyorum ve artık aşağı doğru inişe geçiyorum. Bu rampaların en sevdiğim yanı inişidir kısa sürüyor ama bütün yorgunluğumu unutturuyor. Çok da fazla hız yapmadan aşağı inerken Yazımanayır köyünden geçiyorum. Gözüm aniden yolun sağ tarafında yeni yapılan bir inşaatın penceresine ilişiyor, hemen bisikleti durdurarak elime makinamı alıp o inşaata doğru yöneliyorum. İçerde üç tane çocuk ilk defa gördüğüm ilginç bir kum eleğiyle kum eliyorlar. Bir süre onları izledikten sonra fotoğraflarını çekip yoluma devam ediyorum.
KİMSE BENİ ÇALIŞTIRMIYOR
Ağva’ya vardığımda hava tamamen kararıyor. Önce merkeze gidip karnımı doyurmak için çarşıda bir tur atıyorum. Sahilde Mercan Kokoreç adlı büfenin önünden geçerken kedinin ciğere baktığı gibi közde pişen kokoreçe bakıyorum. Bisikletimi uygun bir yere park ettikten sonra ocakta duran ustanın yanına yaklaşarak bu gece sizinle birlikte çalışmak istiyorum diyorum. Hayırdır neden diye sorunca karnım aç, param yok ve canım kokoreç çekti diye yanıtlıyorum. ‘’Hele sen otur bakalım şöyle gardaşım. Manyak mısın nesin karnın açsa ve paran yoksa biz seni çalıştırarak mı vereceğiz yemeğini, kim olursan ol sonuçta yolcusun ve şimdi benim misafirimsin’’ diyerek yarımdan büyük bir kokoreç yapıp yanında da ayranla servis ediyor masama. Şunu anlıyorum ki yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımın karşılanması için size çalışırım demem çok fazla dramatik oluyor. Bu yüzden vazgeçiyorum artık ve kimseye size çalışırım demiyorum. Çünkü ülkemin hiçbir insanı vereceği bir öğün yemek ve su için yoldan gelen birini çalıştırmaz…
Kokoreç yedikten sonra çadır kuracağım bir kamp yeri arıyorum. Jandarmaya giderek nerede çadır kurabileceğimi soruyorum, onlarda bana Seferioğlu Camping’i tarif ediyor ve ben oraya doğru yol alıyorum. Kısa bir süre sonra Seferioğlu kamp merkezindeyim. Benim gelişimi gören kamp yetkilisi Eren Karataş el sallayarak ona doğru gitmemi işaret ediyor. Yanına gidip çadır kurmak istediğimi fakat param olmadığını söylüyorum. O da diğerleri gibi hiç sorun değil diyerek çadır kurabileceğim bir yer gösteriyor. Ben kafa lambamı takarak çadırımı kurmaya çalışırken çevrede kamp yapan ailelerden bazıları gelip yardım ediyor. İçlerinde bir tanesi var ki şeker gibi bir abi. Zübeyir abi, sanki kendi çadırını kuruyormuş gibi bana yardım ederken bir yandanda ailesine seslenerek sıcak çay getirmelerini istiyor. Çadırımı kuruyoruz ve kamp ateşi yaktıkları yere gidip bütün aileyle tanışıp orada çay içmeye devam ediyoruz…
TRT'DE CANLI YAYINDAYIM
Sabah uyanıp çadırımdan kafamı dışarı çıkardığımda gördüğüm manzara karşısında hem şok hem de çok mutlu oluyorum. Zübeyir abi ve ailesi sabah erkenden uyanmış, topladıkları çiçeklerin bir destesini benim çadırın kapısının önüne koymuşlar. Güne çiçek koklayarak başlıyorum. Sonra Zübeyiz abi ve ailesiyle birlikte kahvaltı yapıyoruz. Saat 10:30’u gösterdiğinde TRT’den arıyorlar ve beş dakika sonra canlı yayın konuğu olarak yayına bağlanıyorum. Projemle ilgili herşeyi anlattıktan sonra Kamp alanındaki bütün ailelerle birlikte ‘’Mutluluk paylaştıkça gerçektir’’ diye bir slogan atıp canlı yayını bitiriyoruz…
SABAH KAHVALTISINDA ÇEKİRDEK VE BİRA
Ağva’dan artık ayrılma zamanı geliyor. Yine arkamdan el sallayark yolcu edenlerim var olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Ağva’dan çıkarken Kandıra yolu üzerinde bir roman mahallesi görüyorum. Kimisi dışarda köpeğiyle oyun oynuyor, kimisi çocuğunu terlikle kovalıyor kimisi de topladığı hurdaları küfesinde taşıyor. Ama benim en çok dikkatimi çeken şey; tek katlı gecekondu bir evin önünde sabah kahvaltısında çekirdek çitleyip bira için aile oluyor. Hemen yanlarına gidip selam vererek afiyet olsun diyorum. Ama kafaları o kadar güzel ki beni duymuyorlar bile. Ben de ortamlarını bozmadan rahat rahat fotoğraflar çekmeye başlıyorum. Arada dönüp poz bile veriyorlar. Onlar biralarını yudumlamaya devam ederken ben de Kandıra’ya doğru yol almaya devam ediyorum…
CİVCİVCİ DAVUT AMCA
Yollar yine inişli çıkışlı olduğu için beni yoruyor. Suyum da bitmek üzere ve karşıma çıkan ilk eve uğrayıp ihtiyaçlarımı karşılamayı düşünüyorum. Çok geçmeden Ağva’ya bağlı Çelebi köyünde bahçeli güzel bir ev görüyorum. Balkonunda askılı beyaz atletiyle oturan Diyarbakırlı Davut amca ona doğru gittiğimi görünce yerinden kalkarak beni karşılıyor. Benim susadığımı gelişimden anlayan Davut amca, ben daha sesimi çıkarmadan oğluna su getirmesi için sesleniyor. Birlikte balkonda oturup oğlunun getirdiği suyu içip meyveleri yiyoruz. Davut amca İstanbul’da berberlik yapıyormuş. Kafayı dinlemek için herşeyini satıp bu köye yerleşerek çiftçilik yapmaya başlamış. Önce bir kuluçka makinası almış ve civciv üretmeye başlamış. Bu makinada ısınan yumurtalar 21 günde kırılıp civciv oluyormuş. Davut amca bunları anlatırken civcivleri ve kuluçka makinasını da bana göstermeyi ihmal etmiyor. Tabii kümesin kapısını açınca içerde sıkılan civcivler dışarı kaçıyor Davut amca ise kovalıyor. En iyisi Davut amcanın başını fazla derde sokmadan gideyim deyip vedalaşarak oradan da ayrılıyorum.
AKÇAOVALILAR MUŞ'TAN 150'YE YAKIN GELİN GETİRMİŞLER
Kavurucu güneşin altında pedal çevirip Akçaova beldesine varıyorum. Beldenin merkezindeki kahvehanelerde oturan herkes bisikletle gelen yabancıya odaklanmış meraklı gözlerle bakıyorlar. Meraklarını gidermek için ‘’gel gel otur bir çay iç’’ diyorlar. Red edermiyim hiç, ‘’yeterki çay ısmarlasınlar’’ diyerek oturuyorum masalarına. Yine Kimsin, necisin, nereden geliyor, nereye gidiyorsun gibi sorulara cevap veriyorum. İçlerinden biri nereli olduğumu soruyor ben de Muş’luyum diyorum. İşte o anda anlattıklarıyla şaşkına dönüyorum. Akçaova’da 150’ye yakın Muş’lu gelin varmış. Akçaova’lılar kaşar ve peynircilik yaptıkları için özellikle doğu illerine gidip mandıralarda çalışıyorlarmış. Bunların çoğu hayvancılığın yoğun olarak yapıldığı Muş’u tercih ediyormuş. Muş’a giden genç ve bekar Akçaova’lılar gönül koydukları kızlarla evlenip memleketlerine dönüyorlarmış… Benim de Muş’lu olduğumu öğrenince çayları tazeleyip anılarını anlatmaya başlıyorlar. Sohbet çok güzel ama hava kararmadan Kandıra’ya varmam gerektiği için çayımdan son bir yudum alıp yoluma devam ediyorum.
YOLDA İKİ ALMAN BİSİKLETLİYLE KARŞILAŞIYORUM
Akçaova’dan Kandıraya geçeceğim son rampayı da nefes nefese çıktıktan sonra bir ağaç gölgesinde biraz dinlenip inişe geçiyorum. Zaten pedal çevirmeye gerek kalmadığı için tadını çıkara çıkara, ellerim frenlerde yavaşça iniyorum o dik yokuşları. Kandıra’ya 10 km kala yolun solunda bir mermer kesme atölyesinden gelen makine gürültülerini duyunca oraya da uğruyıp fotoğraflar çekiyorum. İnişi henüz yeni bitiriyorum ki karşıdan gelen iki bisikletliyle karşılaşıyorum. Yolculuğum boyunca karşılaştığım ilk bisikletliler bunlar oluyor. İkisi de Almanya’dan uçakla Suriye’ye gidip bisikletlerine binerek ülkelerine dönüyorlar. Ayaküstü biraz muhabbet ediyoruz. Ben onlara kuru üzüm ve çerez ikram ediyorum onlar da bana bisküvi ikram ediyorlar. Karanlığa kalmayalım diye el sıkışıp ayrılıyoruz…
'HELLO' DİYENLERE 'SELAMÜN ALEYKÜM' DİYORUM!
Kandıraya vardığımda akşam ezanı yeni okunuyor. İlçe merkezinde çadır kuracağım yer ararken bir parka uğruyorum. Acaba burada çadır kurmama izin verirler mi diye düşünürken hello hello diye el sallayan bir grup gencin yanına giderek Selamün Aleyküm diyorum. Önce birbirlerine bakıp basıyorlar kahkayı, sonra ‘’ya abi biz seni turist sandık’’ diyorlar. Ne yazık ki ben onlar kadar şaşırmıyorum çünkü bana merhaba diyerek selam veren kimse olmadı. Bu parkta çadır kursam kimse bir şey der mi diye soruyorum onlarda; ‘’bak ilerde belediye başkanı oturuyor git ona sor’’ diyorlar. Gençlerin yanından ayrılıp belediye başkanının yanına gidiyorum. Selam verip kendimi tanıttıktan sonra parkta çadır kurmak için izin istiyorum. O da çay bahçesinin sahibini çağırarak bana yardımcı olmasını istiyor ve orada çadırımı kuruyorum.
Ertesi sabah Kandıra’da haftada bir kurulan, genellikle köy kadınlarının geldiği köy pazarına gidip fotoğraflar çekiyorum. Ardından belediyeye uğrayarak Belediye Başkanı Cengiz Kan’a teşekkür edip Kerpe’ye doğru yol alıyorum.
KORUMALAR EŞLİĞİNDE ROMAN DÜĞÜNÜNDEYİM
Kandıra çıkışında, yolun sol tarafınaki küçük bir roman mahallesinden gelen müzik sesi dikkatimi çekiyor. Biraz daha yaklaşınca toplanan kalabalığı görüp roman düğünü olduğunu anlıyorum. Gitsem mi gitmesem mi diye düşünmeden oraya doğru yöneliyorum. Beni gören bir çocuk ordusu hemen bisikletimin arkasından koşmaya başlıyor. Bir taraftan onları bisikletten uzaklaştırmaya çalışırken bir taraftan da düğün sahibi kim diye etrafa göz gezdiriyorum. 40 yaş üzeri bir adamın yanına gidip düğünlerinde fotoğraf çekmek için izin istiyorum. Sağolsun yanıma üç tane koruma verip fotoğraf çekmeme izin veriyor. Ben de korumalarıma bisikletimi teslim edip düğün alayına girerek üst üste fotoğraf makinamın denklanşörüne basıyorum. Genci yaşlısı herkes müthiş bir enerjiyle oyunlar oynayıp düğünün tadını çıkarırken bir köşede ağlayan bir kadın görüyorum. Bu mutlu günde ağlayacak bir kişi varsa o da gelinin annesidir diye düşünüyorum ve yanına giderek düşündüklerimde haklı olduğumu anlıyorum… Geline yaşını sormuyorum ama en fazla 19 gösteriyor, damat ise ortalıkta görünmüyor. Damatsız düğün olur mu gelsin o da oynasın diyorum bana bir çocuk göstererek işte damat bu diyorlar. Başta şaka yaptıklarını sanıyorum ama yüzlerindeki ciddiyeti görünce gerçekten damat olduğuna inanıyorum. Herkes şen şakrak kendini roman müziklerinin ritmine bırakmış düğünün tadını çıkarıyor. Ayrıca hayatımda hiç bu kadar güzel gözlü çocuğu bir arada görmemiştim. Bilmiyorum hiç dikkat ettiniz mi roman çocuklarının göz rengi gerçekten çok güzel ve etkileyici… Neyse fotoğraf makinamın pilleri bitince oradan da ayrılmak zorunda kalıp Kerpe’ye doğru yola devam ediyorum.
GÖZLEMECİ PEMBE ABLA VE TAVUKÇU SELİM ABLA
Kerpe yolu üzerindeki Babaköy Pazar Yeri’nden geçerken bir gözlemeci tezgahının önünde çay içen iki kadın el sallayarak beni davet ediyorlar. Önümdeki rampayı çıkmak için biraz dinlenmem gerektiği için davet edildiğim tezgahın önünde duruyorum. Gözlemeci Pembe abla ve Tavukçu sevim abla önce bana çay ikram ediyorlar ardından yolda yemem için gözleme ve tavuk pişirip çantama koyuyorlar. Onların bu davranışları beni o kadar mutlu ediyor ki önümdeki rampayı nasıl çıktığımı hatırlamıyorum bile…
BENİ TANIYANLARLA FOTOĞRAF ÇEKTİRİYORUZ
Kerpe Kefken yol ayrımına geldiğimde üzücü bir kazayla daha karşılaşıyorum. Allah’tan ciddi bir yaralanma yok sadece çekicinin gelmesi bekleniyor. Kaza yapanlara geçmiş olsun deyip Kerpe’ye giriyorum. Hava sıcak olduğu için merkezde çok az insan var herkes plaja akın etmiş. Ben de plaja gidip o kalabalığa karışıyorum. O kalabalıkta beni tanıyanlar çıkınca da beraber fotoğraflar çekiliyoruz. Sonra yüksek kayalıklardan denize atlayan gençleri fotoğraflayıp Kerpe’den çıkıyorum.
Kefken girişinde çadır kurmak için Doğa Camping’e uğruyorum. İşletme sahibi Erkan abiye meramımı anlatıyorum. O da önce karnımı doyuruyor ardından kendi çadırlarından birinde yatırıyor. Sabah kahvaltısını da Erkan abi ve ailesiyle birlikte yapıp Karasu’ya geçiyorum.
VÜCUDUMUN KİRDEN KAPANAN GÖZENEKLERİ HAVA ALIYOR
İki yıl önce televizyon programı için Karasu Fındık Festivaline gidip röportajlar ve çekimler yapmıştım. Karasu Belediyesi’nden Nurol Bey’i arayarak Karasu’ya gelmek üzere olduğumu ve bir gece konaklayacağımı söylüyorum. O da Öz Su Tatil Köyü’nden bir oda ayarlayarak beni bekleyeceğini söylüyor. Rahat bir duş alıp rahat yataklarda yatacağımı hayal edince hınzırca gülümseyerek daha hızlı asılıyorum pedallara. Karasu’ya vardığımda Norol Bey beni karşılayıp konaklayacağım yere götürüyor. Önce akşam yemeği yiyoruz ardından Nurol bey duş alıp dinlenmem için beni yalnız bırakıyor. O gece bir saat boyunca duştan çıkmıyorum. Vücudumun kirden kapanan gözenekleri hava alıyor ve yumuşak yatakta derin bir uykuya dalıyorum…
BOZULAN TELEFONUM VE TAMİRCİ OSMAN ABİ
Sabah uyandığımda tatil köyünün müdürü Ertürk Bey’le kahvaltı yapıyoruz. Ertürk Bey bugüne kadar rastladığım en komik adamlardan biri. O kadar komik şeyler anlatıyor ki gülmekten karnıma ağrılar giriyor. Kirli kıyafetlerimi çamaşırhaneye gönderip yıkattırıyor bu arada ben de havuza girerek serinliyorum. Eşyalarımı toplayıp gitmek için hazırlandığımda telefonumun bozulduğunu farkediyorum. Ertürk Bey beni çarşıda bir telefoncuya yönlendiriyor ama gittiğim telefoncu beni üç saat bekletmesine rağmen telefonumu tamir edemiyor. Sağdan soldan nerede tamir edebileceğimi sorduğumda herkes bu telefonu ancak Osman abi tamir eder diyor. Ben de Osman abinin yerini öğrenip dükkanına gidiyorum. Telefonumun sorununu kısaca anlattıktan sonra Osman Abi 15 dakikada tamir edip eskisinden de daha iyi çalışır bir vaziyette telefonumu geri veriyor. Her türlü telefonu sorunu ne olursa olsun tamir edebileceğini söyleyen Osman abi, kullanıcılara önemli bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmiyor. Diyor ki; ‘’Telefonunuz suya düştüğünde bataryasını çıkarıp hiçbirşeyine dokunmadan hemen tamirciye götürün’’ Bence Osman abinin bu uyarısına kulak asmalı, ıslanan telefonumuzu kurcalamadan en yakın tamirciye götürmeliyiz.
BENİ YOLUMDAN EDEN EFSANE
Telefonumu aldıktan sonra Akçakoca’ya geçmek için bisikletime biniyorum. O anda yanıma iki kişi gelerek nereye gittiğimi soruyor ben de Akçakoca’ya gideceğimi söylüyorum. İçlerinden biri Karasu’dan çıkarken yolun sağ tarafında bulunan Küçükboğaz köyüne gitmememi tembihliyor. Neden diye sorduğumda verdiği cevapla daha çok şaşırıyorum. Eğer o köye gidersen ne bir lokma ekmek ne de bir bardak su verirler, sana çok kötü davranacakları gibi seni köyden kovarlar diyerek anlatmaya devam ediyor: ‘’Maden Deresi ve Küçükboğaz gölü arasında kurulu olan bu köyü geçmek için eskiden köprü yokmuş. İnsanlar karşıdan karşıya geçmek için sandal kullanıyorlarmış ama bu sandallara binmek için de para ödemek gerekiyormuş. Para ödemeyen kimseyi karşıya geçirmeyen köylüler oradan geçen yolculara büyük sıkıntılar yaşatıyorlarmış. Bir gün Hazreti Hızır’ın yolu o köye düşmüş ve benim param yok beni karşıya geçirir misiniz demiş. Köylüler bunu kabul etmeyince Hazreti Hızır da bu duruma çok kızarak ceketini suya atıp üzerine binerek karşıya geçmiş ve lanet olsun bu köye demiş. Aradan biraz zaman geçtikten sonra köye bir hastalık çökmüş ve o köyde yaşayan herkes ölmüş. ‘’ Adamın anlattığı bu efsane beni yolumdan ediyor. Çünkü tam benlik bir durum ve ben de Akçakoca’ya gitmekten vazgeçerek Küçük Boğaz köyüne gitmeye karar veriyorum.
Küçük Boğaz köyüne girdiğimde köy kahvehanesinde oturan genci yaşlısı herkes beni ilgiyle karşılıyor. Yolcu olduğumu, cebimde hiç paramın olmadığını, hem acıktığımı hem de bir gece kalabileceğim bir yer aradığımı söylüyorum. Bana yolda anlatıldığının aksine herkes gel bu gece benim misafirim ol diyerek karşılık veriyor. Öyle sıcak ve samimi bir ortam var ki, değil bir gece on gece bile onlarla kalabilirim. Oturduğumuz masa gittikçe kalabalıklaşıyor. Hepsi de zeki insanlar ve çok kaliteli espriler yaparak etrafa neşe saçıyorlar. Ben de gazeteci olduğumu, yolda karşılaştığım kişileri ve bana anlattıkları efsaneyi onlara anlatarak işin aslını öğrenmek istiyorum. Gerçek hikayeyi köylüler anlatınca yolda karşılaştığım o iki kişiye daha çok kızıyorum. Küçükboğaz Küçük Karasu köyüne bağlı bir mahalleymiş ve Karasu’nun ilk yerleşim yeri burasıymış ama köy Maden Deresi ve Küçükboğaz gölü arasında kurulduğu için eskiden her tarafı bataklıkmış. Bataklığın olduğu yerde de sıtma ve kolara hastalıkları yaygın olur. Bu hastalıklardan dolayı binlerce kişi hayatını kaybetmiş, hayatta kalanlar ise köyü boşaltarak şu an ki Karasu’ya yerleşmişler. Karasu’nun en büyük mezarlığı yine bu köydedir. Köylüler bunları bana anlatınca duygulanıyorum.
İLK DEFA BİR KÖYDEN KOVULUYORUM
Köy muhtarı nı da çağırın hem fotoğraf çekiliriz hem de muhtarın da anlatacakları vardır diyorum. Köy azası telefonla arayıp muhtarı çağırıyor. Muhtar geliyor ama ayrı bir masaya geçip oturuyor. Neden öyle davrandığına kimse bir anlam veremiyor. Hemen yanına gidip kendimi tanıtıyorum. Yüzüme bile bakmayan muhtar; ‘’derhal köyümü terk et, bu köyde gazeteci istemiyorum’’ diyor. Muhtarın bu tepkisiyle neye uğradığımı şaşırıyorum. Hayırdır ne oldu, bilmeden bir hata mı yaptım diye soruyorum o da bu köyle ilgili kötü şeyler yazarsın diyor. Neden kötü şeyler yazayım ki, hem herkes bana çok iyi davrandı diyorum ama muhtar beni dinlemek bile istemiyor ve ardına bile bakmadan defol git köyümden diyor. Çaresiz bir şekilde başımı önüme eğerek köylülerin yanına gidip muhtarın beni kovduğunu söylüyorum. O an ortam buz kesiliyor ve ben ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Bisikletime binip köyden çıkınca arkamdan üç tane arabanın geldiğini farkediyorum. Yanıma yanaşan ilk araçta Mustafa abiyi görüyorum. Bana; ‘’Hasan beni takip et’’ diyerek önüme geçiyor. Onlar önde ben arkada Küçükboğaz köprüsünün kenarında duruyoruz. Herkes arabalardan inip yanıma gelerek benden özür diliyor ve onların da en az benim kadar üzgün olduklarını gözlerinden okuyabiliyorum. Mustafa abi; ‘’Sen bizim misafirimizsin kesinlikle seni bırakmayız’’ diyor, diğerleri de onu destekliyor. Muhtarın beni kovması hepimizde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Muhtar beni on defa kovsa bile o köyle ilgili orada tanıdığım insanlarla ilgili kafamdaki güzel şeyleri asla silemez ve sırf muhtar beni kovdu diye o köyü asla kötüleyemem. Çünkü kötüleyecek bir şey bulamıyorum…
Biraz sonra başka bir araç daha yanaşıyor, gelen köylüler şehir merkezinden benim için pizza getirmişler. İştahsız olmama rağmen ısrarla pizzayı yediriyorlar ve ardından geceyi geçirmem için Mustafa abi beni evine götürüyor. Sabah erkenden uyanıp Mustafa abiyle kahvaltı yaptıktan sonra Akçakoca’ya doğru yola çıkıyorum.
POMPA KAYIP, TEKER PATLAK
Öğleden sonra Akçakoca’ya varınca denize sıfır muhteşem bir manzarası olan Tezel Camping’de çadır kuruyorum. Orada haftasonunu geçirmek için Ankaradan gelen Barbaros ve Sedat’la tanışıyorum. Ben haftalık yol hikayelerimi yazarken onlar da mangalda sucuk pişirip soğuk kolayla bana ikramda bulunuyorlar. Ertesi sabah çadırımı topladığımda bisikletin ön tekerinin patladığını görüyorum. Malzeme çantamdan yama çıkarıp patlayan tekeri onarıyorum ama yolda gelirken pompayı kaybettiğim için tekere hava basamıyorum. İmdadıma Sedat yetişiyor ve tekeri alarak kendi arabasıla çarşıya gidip hava basıyor. Ben de Delta Bisiklet’ten Ulaş Baydar’ı arayıp yeni bir pompa, ayna, pedal, pil ve çorap istiyorum. Siparişlerimi aynı gün bir sonraki durağım olan Ereğli’ye gönderiyor. O gün bisikletime hiç binmiyorum. Benim Akçakoca’da olduğumu öğrenen Düzce İl Kültür ve Turizm müdürü Özcan Budak ve Belediyenin basın ve halkla ilişkiler müdürü Mine hanım beni ziyarete geliyorlar. Akşam yemeğini onlarla birlikte bir balık restaurantta yiyoruz. Yemek esnasında gözüme güzel bir gün batımı kompozisyonu ilişiyor ve hemen makinamı alıp birkaç fotoğraf çekiyorum. Özcan bey Akçakoca’nın Türkiye turizmi için büyük bir potansiyele sahip olduğundan bahsediyor ve İşadamlarını yatırım yapmaya davet ediyor…
Tezel Camping’de bir gece daha kalıyorum ve yolculuğumun ilk haftasını tamamlıyorum. İlk haftamda toplamda 421 km yol yapmışım. İstanbul’da 80 kilo iken Akçakoca da tartılınca 76 kilo olduğumu görüyorum.
YOL HİKAYELERİ - 2. HAFTA
AMELE YANIKLARI İÇİN MÜTHİŞ ÇÖZÜM
Kavurucu güneşin altında pedal çevirmekten sakallarım ve ten rengim değişiyor. Başımdaki Kaskın ve gözümdeki gözlüğün kapattığı yerler haricinde yüzümde meydana gelen renk değişimi çok komik bir görüntü oluşturuyor. Bazen gözlüğü çıkarıp gidondaki dikiz aynasından kendime bakarak gülüyorum. Vücudumda ise amele yanıkları var. Kollarım, boynumun açıkta kalan kısımları, bacaklarımın diz kapakları ve ayak bilekleri arasındaki bölgeler çikolata rengindeyken vücudumun diğer kısımları bembeyaz. Akçakoca'dan Ereğliye giderken bir değişiklik yapmak istiyorum ve amele yanıklarından kurtulurum düşüncesiyle üstümdeki t-shirt'ü çıkartarak yarı çıplak bir vaziyette yola devam etmeye karar veriyorum. Ağva'da tanıştığım Zübeyir abi bana bir güneş kremi! vermişti. Ter kokumu bastıracak kadar da güzel koktuğu için sürekli onu kullanıyordum. İşte o kremle sırtımı, kollarımı, bacaklarımı, yüzümü, gözümü her yerimi sıvayıp asılıyorum pedallara.
40 KM.'LİK YOL BANA 40 KM. GİBİ GELİYOR
Yollar çok dar ve her tarafta yol yapım çalışmaları var. Ayrıca trafikte normal taşıtlardan çok iş makinaları ve kamyonlara rastlıyorum. Acil şeridi diye bir şey zaten yok, dikiz aynam kırık, arkamdan gelen araçları göremiyorum, kamyonlar vızır vızır geçerek beni yoldan çıkarıyorlar vs. Bu yolu sağ salim bitirip Ereğli'ye varırsam kendimi çok şanslı hissederim. 40 km'lik yol bana 400 km gibi geliyor. Ha gayret başaracaksın, bitiyor işte diyerek kendi kendimi teselli etmeye çalışıyorum ve Nihayet Ereğli'ye varmak üzereyken bisikleti yol kenarında alem yapan üniversiteli gençlerin yanına çekip biraz dinleniyorum.
ISTAKOZ GİBİ KIZARIYORUM
Yarı çıplak vücudum güneş kremi! Sürmeme rağmen ıstakoz gibi kızarıyor ve sırtıma dokunduğumda çok kötü yandığının farkına varıyorum. Hemen üzerime bir t-shirt giyinip kalan yolu tamamladıktan sonra Ereğli'ye giriyorum.
BİSİKLETİMİN İLK GENEL BAKIMI
Ereğli'de ilk olarak kargoya uğrayıp Ulaş'ın İstanbul'dan gönderdiği malzemelerimi alıyorum. Ardından bisikletime bakım yapabileceğim bir bisikletçi ararken bana Bike Service'yi tarif ediyorlar. Bike Service'ye gidip Nazım abiyle tanışıyorum. Açlığımı ve susuzluğumu gideren Nazım abi, bisikletimin genel bakımını da yapıp beni yolcu ediyor...
EREĞLİ BELEDİYE BAŞKANI VE EREĞLİLİ BİSİKLETLİLER
Ereğli Zonguldak'ın küçük ve şirin bir ilçesidir. Orada yaşayanlar Ereğli için küçük İstanbul diyorlar ama nedense ben İstanbul'a hiç benzetemedim. Ancak şunu söyleyebilirim ki; Ereğli bağlı olduğu Zonguldak'tan daha gelişmiş ve daha modern bir ilçe. Belki bundan dolayı kendilerine küçük İstanbul diyorlar... Burası benim için çok önemli. Çünkü dünyanın en büyük demir çelik fabrikalarından birine sahip ve ben bu fabrikada çekim yapmak istiyorum. Böyle büyük bir fabrikada çekim yapmak için kolay kolay izin alınamayacağını tahmin ettiğimden dolayı belediye başkanı Halil Posbıyık'ın yanına gidip bana yardımcı olmasını istiyorum. Beni çok iyi karşılayan Posbıyık, yardımcılarına fabrikaya girmemi kolaylaştırmaları için yetkililerle görüşmeleri talimatını veriyor. Başkanla çay içip sohbet ederken çadırda kalacağımı öğrenince de; Sen burada benim misafirimsin, seni çadırda yatırmam diyerek tekrar telefonla birilerini arayıp otelde yer ayırttırıyor. Başkanın bu misafirperverliği beni gayet memnun ediyor ve belediyeden ayrılıp kalacağım otele giderek sıcak suyla güzel bir duş alıyorum. Ardından dün telefonla beni arayan Ereğli Bisikletliler Derneği Başkanı Fatih Bey otele gelip beni alıyor ve bir çay bahçesine gidip diğer bisikletlilerle buluşuyoruz. Hepsi de bisiklete gönül veren çok güzel insanlar. Gönüller bir olunca da sanki yıllardır bir birimizi tanıyormuşuz gibi bir ortam oluşuyor ve saatlerce oturup uzun uzun bisiklet konuşuyoruz...
ERDEMİR ÇELİK FABRİKASI'NDAN ÇEKİM İZNİ ALAMIYORUM
Ertesi gün belediyeye gittiğimde demir çelik fabrikasında yapacağım çekim için izin alınamadığını öğrenince hayal kırıklığına uğruyorum. Fabrikaya girebilmek için bir sürü yasal prosedür varmış ve bu prosedürleri yerine getirebilmek için en az bir hafta beklemek gerekiyormuş. En son Ankara'yla görüşülüp onay alındıktan sonra ancak fabrikaya girmeye izin veriliyormuş. Bu mış muşlar canımı sıkıyor. Bir kez daha şansımı deneyip fabrikanın kurumsal iletişimiyle ben görüşüyorum ama sonuç değişmiyor. Eğer istersem onların fotoğrafçısı benim için fotoğraf çekebilir ve hatta o fotoğrafları kendim çekmişim gibi kullanabilirmişim diyorlar. Başkasının çektiği fotoğrafı insanlara ''ben çektim'' demek kadar büyük bir dolandırıcılık olmadığı için kabul etmiyorum. Karadeniz'in en önemli karakteristik özelliklerinden biri olan Erdemir Çelik Fabrikası'ndan maalesef fotoğraf çekemeden Ereğli'den ayrılıyorum...
MUSTAFA ABİNİN KARPUZ DERGAHI
Ereğli-Zonguldak arasında aşmam gereken çok uzun bir rampanın olduğunu günler öncesinden öğrenmiştim. Her ne kadar gözümü korkutmuyor desem de yine de aşacağım rampayı düşündükçe dizlerimin bağının çözüldüğünü söyleyebilirim. Ereğli'den çıkar çıkmaz Kepez mevkiinde tezgahı boş bir manavcı el sallayarak; ''önünde uzun bir rampa var. Gel önce bir soluklan sonra çıkarsın'' diyor. Çaresiz yanaşıyorum tezgahı boş manava ve bana ekmek arası tavuk ısmarlayan Mustafa abiyle tanışıyorum. Turist gibi birinin Mustafa abiyle oturduğunu gören çevredekiler de toplanmaya başlıyor ve yeni gelen karpuzlardan bir tane kesilerek koyu bir muhabbet başlıyor. Benden iki hafta önce de bir fransızın geldiğini anlatan Mustafa abi onun işinin benimkinden daha zor olduğunu söylüyor. Çünkü o fransadan başlayarak Moğolistan'a kadar yürüyerek gidiyormuş. Onu da yoldan çevirmişler ve karpuz kesip karnını doyurarak göndermişler... Mustafa abi ve arkadaşlarının sıcak ilgisi hoşuma gidiyor ama yol zorlu, rampalar uzun ve benim artık gitmem gerekiyor...
VÜZUT ISIM O KADAR YÜKSEK Kİ...
Önüme çıkan son yokuşu da pedal çevirmeden indikten sonra ufukta esentepe rampasını görüyorum. Hafif eğimlerle başlayan bu rampa gittikçe daha dik ve sarp bir hale geliyor. Kendimi fazla yorup enerjimi tüketmemek için onar dakika arayla dinlenerek tırmanmaya çalışıyorum. Her ne kadar onar dakika dinlenerek yola devam etsem bile inanılmaz derecede yoruluyor ve kan ter içinde kalıyorum. Vücut ısım o kadar yüksek ki, su içtiğim zaman sanki yüzümden buharlar çıkıyor, alnımdan akan terler gözüme kaçıyor, gözlüğüm buğulanıyor, nefes almakta güçlük çekiyorum. Artık pedal çevirerek yol arkadaşımı o rampadan çıkaramayacağımı anlayınca bu defa ben onu taşıyorum. Yaklaşık altı buçuk kilometrelik rampayı nihayet ite kaka bitirip zirveye ulaşıyorum. Yollar genelde virajlı ve etraf ormanlık alan olduğu için arkamı dönüp beni zorlayan o rampanın fotoğrafını çekemiyorum. Ancak Esentepe zirvesini ve aşağıda kalan köyleri gösteren fotoğrafa baktığınızda neler yaşadığımı az çok tahmin edeceksiniz...
ZİRVEYE ÇIKIŞIMI BÖĞÜRTLENLERLE KUTLUYORUM
Her yokuşun bir inişi vardır. Beni maymuna çeviren bu yokuşu çıktıktan sonra bunu kutlamam gerekiyordu ve bisikletim Kurtik'i (Kurtik bisikletimin adı. Muş'un en yüksek dağı) yol kenarında gördüğüm böğürtlenlerin yanına çekiyorum. Etrafta o kadar fazla böğürtlen var ki hepsi de; beni ye beni ye diye sessizce bağırarak kutlamama ortak olmak istiyorlar. Parmaklarıma batan dikenlere rağmen topladığım böğürtlenlerin bir kısmını mideye indiriyorum bir kısmını da nevale olarak çantama koyuyorum. Elimi yüzümü kıpkırmızı yapan zirvedeki bu böğürtlen partisi bana hem enerji hem de neşe veriyor. Sanki o zorlu rampayı ben çıkmamışım gibi bütün her şeyi unutarak artık mutlu bir şekilde inişe geçiyorum. Rüzgar o kadar tatlı esiyor ki kendimi uçuyormuşum gibi hissediyorum. Sırf bu kısa süren inişleri yaşamak için bile kilometrelerce rampayı defalarca çıkmaya değer...
ÖLMENİN YAŞAMAKTAN KOLAY OLDUĞU KENT
İki tane dar ve kısa tüneli geçtikten sonra Zonguldak'a girmek üzere olduğumu genzime vuran kömür kokusundan anlıyorum. Emeğin başkenti, karaelmas diyarı, ölmenin yaşamaktan daha kolay olduğu, Türkiye tarihinin şahit olduğu en büyük işçi direnişinin sembolü, maden ocaklarındaki göçükler ve grizu ptlamalarıyla adını sık sık duyduğumuz, acının ve gözyaşının kömür karasıyla yüreklere kazıldığı, yöneticilerinin bile sahip çıkmakta aciz kaldığı, Karadenizin yetim çocuğudur Zonguldak. Burada diğer yerlerde olduğu gibi kısa bir süre kalıp yola devam etmeyi düşünmüyorum. Zonguldak'ı insanlarını ve maden ocaklarını yakından tanıyıp belgelemek için en az bir hafta kalmam gerekiyor. Şehre girip çadır kurabileceğim bir yer arıyorum ama şehri baştan sona gezmeme rağmen çadır kurabileceğim güvenli bir yer bulamıyorum. Tekerim de patlayınca sahildeki çay bahçelerinden birinin önünde çaresiz bekliyorum. Etrafa göz gezdirirken Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti tabelasına gözüm ilişiyor. Hemen bisikletimi bir mısırcıya emanet edip gazeteciler cemiyetine giderek meslektaşlarımdan yardım istiyorum. Şansıma cemiyette karşılaştığım ilk kişi cemiyet başkanı Derya Akbıyık oluyor. Derya bey'in yardımıyla önce bisikletimi cemiyet binasına alıyorum ardından akşam yemeğimi yiyip geceyi geçirmem için Derya bey'in ayarladığı otele geçiyorum.
MADEN OCAKLARINA GİRİŞ İZNİ YOK AMA PES ETMİYORUM
Ertesi gün ilk işim TTK'ya giderek maden ocaklarında çekim yapabilmek için izin talebinde bulunuyorum. Karadon'daki grizu faciasından sonra çekim izni almak çok zor. Bu nedenle başvuruma anında olumsuz cevap alıyorum. Bisikletle o kadar yol gelmişim, Zonguldak'ta bir hafta kalacam ve maden ocaklarında çekim yapamadan ayrılacam. Bunu düşünmek bile canımı sıkıyor ama pes etmiyorum. Sonucu ne olursa olsun maden ocaklarına girmeliyim diyerek bu defa başka birilerini devreye sokuyorum. Sonunda istediğim izni koparıyorum ancak dijital makinayla maden ocağına giremeyeceğimi öğrendiğimde bir kez daha hayal kırıklığına uğruyorum. Ben daha İstanbul'dayken Öznur Kılıç'la madencilerle ilgili belgesel çekimi yapmayı planlamıştık. Zonguldak'a geçtiğimde gerekli izinleri aldıktan sonra Öznur'a haber verecektim o da otobüse atlayıp yanıma gelecekti. Dijital makinayla ocağa inemeyeceğimizi öğrenince hemen Öznur'u arayarak gelirken yanında bir tane de analog makine getirmesini söylüyorum. Artık gerekli hazırlıklarımı yaparak heyecanla yarın sabahı bekliyorum.
MADENCİ BELGESELİ İÇİN ENVANTER TOPLUYORUM
Bu arada Zonguldak ve madencilerle ilgili resmi bilgiler ve istatistikleri öğrenmek için valiliğe gidiyorum. Valilik Özel Kalemle defalarca görüşmeme rağmen Vali'den randevu alamıyorum. Randevu alamadığım gibi olumlu olumsuz hiçbir şekilde kimse geri de dönmüyor. Onların bu vurdumduymazlığından sonra Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Derya Akbıyık, Türkiye Maden İşçileri sendikası ve TTK'dan aldığım bilgilerle Zonguldak ve madencilerle ilgili çekeceğim belgesel için envanterlerimi topluyorum...
MADEN OCAKLARININ PERDE ARKASINI ÇEKİYORUZ
Sabah saat altı buçukta otogara giderek Öznur'u alıyorum ve çekim yapmak için kahvaltı bile yapmadan maden ocağına gidiyoruz. Oradaki yetkililer resmi iznimiz olmadığından dolayı yer altına girmemize müsaade etmiyorlar ancak diğer yerlerde rahatça çekim yapabileceğimizi söyleyerek yanımıza bir de refakatçi veriyorlar. O gün akşama kadar madencilerin yer altı çalışmaları dışında bütün perde arkasını çekiyoruz. Sonra gazeteciler günü nedeniyle cemiyette düzenlenen kokteyle katılarak yerel gazetecilerle tanışıyoruz...
ISTAKOZ GİBİ KIZARMAMIN NEDENİNİ ANLIYORUM
Zonguldak'ta yaşadıklarım ve yaptığım çekimleri ileriki zamanlarda hazırlayacağım belgeselde detaylarıyla anlatacağım. Ha unutmadan söyleyeyim Zübeyir abinin verdiği güneş kremi! güneş kremi değilmiş. Güneşe çıkmadan vücudu bronzlaştıran bir maddeymiş. Demek ıstakoz gibi kızarmamın sebebi de bu maddeyi sürmemden kaynaklanıyormuş. Eğer güneşe çıkmadan bile bronzlaştırıyorsa güneşe çıkıldığında nasıl mercek etkisi yaptığını sırtımın soyulmasından anlıyorum. Allah'tan Öznur gelirken yanında gerçek güneş kremi getirmişti de artık onu kullanıyorum...
BUGÜN YİNE AÇ KALIYORUM
Öznur'u otogardan İstanbul'a yolcu ettikten sonra ben de Bartın'a geçmek için yola çıkıyorum. Bartın Zonguldak arası 90 km. öğleden sonra saat 16.00'da yola çıktığım için akşam karanlığına kalmadan Bartın'a ulaşmam imkânsız. Nerde akşam orda sabah düsturuyla yükleniyorum pedala ve karanlık çökmeye yakın kendimi Çaycuma'ya atıyorum. Çaycuma girişinde dikkatimi evlerinin önünde arpa eleyen sevimli bir teyze ve yanında oturan sevimli bir amca çekiyor. Yanlarına doğru gittiğimi gören amca ayağa kalkarak beni karşılıyor. Bisikletimden inip ben de onlarla oturuyorum. Bana soğuk ayran ve gözleme ikram ediyorlar. Hatta gazeteye sardıkları iki gözlemeyi de yolda acıktığımda yemem için çantama koyuyorlar. Mehmet amca 79 yaşında madenden emekli ama hiçte yaşını göstermiyor. Bunun sırrını sorduğumda hayata hep pozitif baktığını ve doğal ürünlerle beslendiğini söylüyor. Yüzleri daima gülen bu aile benim de yüzümü güldürüyor. Mehmet amcadan aldığım pozitif enerjiyle Çaycuma'ya giriş yapıyorum.
AYŞE TEYZE YOLCULUĞUMUN BİR ÖZETİ GİBİYDİ
Zonguldak'ın şirin bir ilçesi olan Çaycuma'nın insanları da çok şirin ve cana yakın. Yolda karşılaştığım trafik polislerinden çadır kurabileceğim güvenli bir yer soruyorum. Onlar da dışarıda kalmamın güvenli olmayacağını söyleyerek beni belediye çay bahçesine götürüyorlar. Çay bahçesinin sorumlusu olan Sadık bey beni boş olan bir öğrenci evine götürüyor. Okul sezonunda öğrencilere kiraya verilen bu evler yazın tatil amaçlı gelen kişilere gündelik kiraya veriliyormuş. Param olmadığı için benden para istemiyorlar tabii. Geceyi öğrenci evinde tek başıma geçirdikten sonra sabah erken uyanıp kahvaltı yapabileceğim bir yer arıyorum. Çarşıda gezerken bir simitçi dükkânının önünde bana gülümseyerek bakan bir teyze görüyorum. Galiba aradığım yer burası diyerek duruyorum simitçi dükkânın önünde ve teyzecim merhaba diyerek selam veriyorum. Başta beni turist sanan teyze aaaaaa sen turist değil misin diyerek yerinden kalkıp yanaklarımdan öpüyor ve oturduğu masaya buyur ediyor. Simitçi Ayşe teyzenin bu ilgisi beni o kadar mutlu ediyor ki sevinçten havalara uçuyorum. Karnın aç mı yavrum dur sana yiyecek bir şeyler getireyim diyerek sorduğu soruya cevap vermeme bile fırsat vermeden içeri girip bana poğaça ve taze patates kızartması getiriyor. Teyzem bir güzel karnımı doyurduktan sonra mataramda ısınan suları da değiştirip beni yolcu ediyor. Gerçek bir Anadolu kadını olan Ayşe teyzenin bu karşılıksız şevkat gösterisi hayatın ve mutluluğun anlamının bir özeti gibiydi. Mutluluktan ağzım kulaklarıma varıyor, aradığım o paha biçilemez şeyi bulmanın sevinciyle oradan ayrılarak Bartın'a pedal basmaya devam ediyorum...
İkinci haftanın sonunda toplam 673 km yol yapmışım ve 76 olan kilom 75'e düşüyor.
YOL HİKAYELERİ - 3 VE 4. HAFTA
BİLİNMEZLİKLERLE DOLU BİR YOLCULUK
Yolculuğumun üçüncü ve dördüncü haftası çok hareketli geçiyor. Her konuda bana yardımcı olmaya çalışan insanlarla karşılaştığım gibi bir lokma ekmek vermeyen insanlarla da karşılaşıyorum. Bazen tıka basa karnım doyuyor, bazen de gün boyunca yemek yemediğim anlar oluyor. Kötü yollar, dik rampalar, uçurumlar, sıcak hava, eriyen asfalt, soğuk insanlar, açlık ve yaşadığım ilk yaralanmalı bisiklet kazası… Tabii, kendimi en kötü senaryolara hazırladığım için ufak tefek! olumsuzlukların moral ve motivasyonumu bozmasına izin vermiyorum ve yolda karşılaştığım iyi insanların gösterdikleri sıcak ilgi bana en büyük teselli kaynağı oluyor…
Bu öyle bir yolculuk ki; her an karşıma ne çıkacağını, hangi öğünde ne yiyeceğimi, gece nerede konaklayacağımı, karşıma nasıl insanlar çıkacağını ve neler yaşayacağımı bilmiyorum… Bilinmezliklerle dolu bir yolculukta bazen paranın satın alamayacağı şeyleri arıyorum bazen insanları tanımaya çalışıyorum bazen de hayatın ve mutluluğun gerçek anlamını arıyorum. Her şeyden önemlisi bu yolculuk; kendi rızamla ve kimseye bağlı kalmadan kendi içime yaptığım bir yolculuktur. Ya o derinliklerde kaybolup gideceğim ya da aradığımı bulacağım…
VELİ ABİ BENİ EVLENDİRMEYE ÇALIŞIYOR
Çaycuma’dan Bartın’a bisikletle gitmek çok kolay. Sadece iki rampası olan bu düz yolda pedal çevirmek büyük bir haz veriyor. Çevredeki köylülerin yol kenarlarına kurdukları taze sebze meyve tezgahları ise neredeyse her yüz metrede bir karşıma çıkıyor. İşte bu tezgahlardan birinde Veli abi ve Telkadun teyzeyle tanışıyorum. Veli abi tezgahın sahibi, Telkadun teyze ise onun köylüsü. Aralarında uzakta olsa bir akrabalıkları varmış. İkisi de çok hızlı konuşuyor, bazen ne dediklerini anlamakta güçlük çeksem de yine anlaşabiliyoruz. Bir taraftan bana ikram ettikleri meyveleri yiyoruz bir taraftan sohbet ediyoruz. Bir anda Veli abi Telkadun teyzeye dönerek;
- Yahu senin o kadar kızın var gel onlardan birini Hasan’a verek. Bak efendi bir çocuğa da benzii, kısmet ayağına kadar gelmiş bulamazsın böyle damadı.
- Neyy! benim kızlar onu beğenmez ki. Yüzüne bi bakıver hele sakaldan görünmi. Böle damat mı olu?
- Kesiverir sakallarını nolcek sanki. Hasan kescen mi sakallarını?
- Telkadun teyze bana kızını vercek de ben kesmez miyim bu sakalları ağda bile yaptırırım bi daha hiç çıkmaz vallaha. Sabahtan akşama tarlada çalışır, çapa bile yaparım. Bisikletimi de satar başlık parası diye Telkadun teyzeye veririm.
- Duydun mu Telkadun, kescek sakallarını tarlada bile çalışır. De hadi ver kızını.
- Olmaaazzz sakallı damat olmaaazz
- Kescek ya sakallarını ne inat ediyon?
- Olmaaazz sakallı damat olmaaazzz
Ne yaparsak yapalım Telkadun teyzeyi ikna edemeyeceğimizi anlayınca ısrarımızdan vazgeçiyoruz. Telkadun teyze kızını sakallı birine vermekten ben de sakallarımı kesmekten kurtuluyorum. Ama Veli abi pes etmiyor ille de seni everecem diyor. Tezgaha başka bir araba daha yaklaşıyor. Allah’tan arabada Veli abinin tanıdığı kimse yok. Bir fırsatını bulup Telkadun teyze ve Veli abiyle vedalaşarak Bartın’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum…
TÜRKİYE'DE BUKALEMUNUN NE İŞİ VAR
Motorlu araçlar nasıl benzinle çalışıyorsa ben de günde en az beş litre su içerek bisikletimin pedallarını çeviriyorum. Yol kenarlarında gördüğüm çeşmeler benim benzin istasyonum gibiler. Çok ilginçtir o kadar su içmeme rağmen tuvalete hiç gitmiyorum, bütün içtiklerim ter olarak vücudumdan dışarı atıyor ve bazen öyle çok terliyorum ki elbiselerim sırılsıklam olup vücuduma yapışıyor. Bartın’a doğru yol alırken karşıma çıkan ilk rampayı aştıktan sonra yol kenarında gördüğüm bir çeşmeye yanaşarak mataramda ısınan suyu değiştirmek istiyorum. Tam çeşmeye yöneliyorum ki ayaklarımın arasından hızla bir şey kaçıyor. Çeşmeden beş metre uzağa gidip arkasını dönerek bana bakan sürüngeni önce yılan sanıyorum. Biraz daha yaklaştığımda hem bukalemuna hem de kertenkeleye benzetiyorum. Ama Türkiye’de bukalemunun ne işi var diyerek en son kertenkele olduğuna karar veriyorum. O uzaktan bana bakmaya devam edince ben de fotoğraf makinamı getirip birkaç kare fotoğrafını çekiyorum. Ardından çeşmeden su içip mataramdaki suyu da değiştirdikten sonra yola devam edip Nihayet Bartın’a varıyorum.
BARTIN'DA KANDİL TATLISI ALMAK İÇİN SIRAYA GİRİYORUM
Bartın’da ilk olarak şehir merkezine uğruyorum. Her tarafı kaldırım taşlarıyla döşeli olan çarşısı trafiğe kapalı olduğu için bisikletle dolaşmak daha kolay oluyor. Eski belediyenin önünde toplanan kalabalığı görünce ben de merak edip kalabalığın arasına dalıyorum. Meğer bugün Berat Kandiliymiş ve toplanan kalabalığa belediye başkanı Cemal Akın tatlı dağıtılıyormuş. Ben de sıraya girip dağıtılan tatlılardan almak istiyorum. Her halimden yabancı olduğum belli olduğu için Belediye başkanı Cemal Akın beni yanına çağırarak kim olduğumu soruyor. Başkana kim olduğumu ve neden gezdiğimi anlatınca o da; ‘’bu gece seni ben misafir etmek istiyorum’’ diyor ve yanındakilere dönerek ‘’misafirimize bu gece konaklaması için bir yer ayarlayın’’ diye talimat veriyor. Kendi kendime ‘’Ulan yine dört ayak üstüne düştüm. Karnım doyacak, sıcak suyla duş alıp elbiselerimi yıkayabileceğim. Ohh! gel keyfim gel.’’ diyerek benim için ayarladıkları otele gidiyorum.
AMASRA'YA VARABİLMEK İÇİN EVEREST'İ BİLE TIRMANIRIM
Ertesi gün Bartın’da dolaşıp fotoğraflar çektikten sonra Bartın’ın ilçesi olmasına rağmen Bartın’dan daha ünlü olan Amasra’ya doğru yola çıkıyorum. Amasra’ya varabilmek için öncelikle dağları ve tepeleri aşmak lazım. Karadeniz’de mavi ve yeşilin içe içe olduğu, muhteşem manzaraları olan, balığı ve salatasıyla ün yapan bu küçük kasabaya gitmek için değil dağları ve tepeleri, Everest’i bile tırmanırım. Bu düşünceyle pedallara var gücümle asılarak o zorlu yolları aşıp, Amasra’yı bütün ihtişamıyla ayaklarımın altında göreceğim bir zirveye ulaşıyorum. Bir süre zirvede dinlenerek Amasra’nın o güzel manzarasını izledikten sonra kendimi rüzgarın kollarına bırakarak aşağı doğru inişe geçiyorum. Yollar o kadar rampalı ve virajlı ki bu yolları tekrar nasıl tırmanacağımı düşünerek hevesimi kaçırmak istemiyorum…
AMASRA'DA BENİ BARIŞ AKARSU KARŞILIYOR
Bu şirin ilçeye girer girmez her dükkanda asılı olan Barış Akarsu posterleriyle karşılaşıyorum. Biraz daha ilerleyip Kültür Park’a geldiğimde ise Prof. Tankut Öktem tarafından yapılan elinde gitar saçları savrulmuş bir Barış Akarsu heykeli görüyorum. Sokaklar tatil amaçlı gelen insanlarla kalabalık, mendirek sayesinde çarşaf gibi olan denizi ise tıklım tıklım dolu. Doğa ve tarihin iç içe olduğundan bahsedilir ya işte o bahsedilen yer tam da Amasra’dır. İnsanları da o kadar sıcak ve iyi ki, kime ne sorarsam hemen işini gücünü bırakıp yardımcı olmaya çalışıyor. Kalacak yer sorunumu halletmem için ise beni sahildeki Onaon Cafe’nin işletmecisi Mehmet Özkara’ya yönlendiriyorlar. Ben de biran önce çadırımı kurup terden ıslanan elbiselerimi değiştirmek için Onaon Cafe’ye gidip Mehmet Özkara’ya meramımı anlatıyorum. Mehmet abi cafe’nin denize bakan tarafında çadır kuracağım bir yer gösterdikten sonra soğuk bir soda! ısmarlıyor. İçtiğim o soğuk soda! bütün hararetimi alıp götürüyor...
BENİ UZAKTAN İZLEYEN YABANCI! VE ONAON CAFE
Çadır kurmak ilk günler çok fazla vaktimi alıyordu ama daha sonraki günler elim de alışınca en fazla 10 dakikada çadır kurma işini bitiriyorum. Ben çadırla uğraşırken bana çok da fazla uzak olmayan bir masadan beni izleyen bir amcaya gözüm ilişiyor. Bu amca aslında pek de yabacı gibi durmuyor. Allah Allah! Nereden tanıyorum bu adamı diye düşünürken bana seslenerek;
- Delikanlı hoş geldin kolay gelsin.
- Hoş bulduk amca teşekkür ederim.
- Yardıma ihtiyacın var mı, geleyim mi?
- Çok sağ olun, bitmek üzere son çiviyi çakıyorum.
- Peki, bitir işini de gel bir şeyler içelim.
Çadır kurma işini bitirip üzerimi değiştirdikten sonra bana seslenen amcanın masasına gidiyorum. O anda Mehmet abi de gelerek; ‘’bak! Hasan, seni Barış Akarsu’nun babası Selahattin amcayla tanıştırayım’’ diyerek bizi tanıştırıyor. Barış’ın ismini bir kez daha duyunca ve o anda babasıyla da tanışınca tüylerim diken diken oluyor. Selahattin amca Barış’tan her bahsedişinde gözleri doluyor ve oğlunun yokluğuna ne o ne de Amasralıların alışamadığını duygulu sözlerle ifade ediyor... Biz Selahattin amcayla sohbet ederken yanımıza Onaon Cafe’nin diğer çalışanlarından Umut ve Cafe’nin müdavimlerinden Işıkaltın Otelinin sahibi Tamer de geliyor. Akşam yemeği için Tamer beni kendi oteline davet ederken Selahattin amca’da, ‘’yarın akşam Akkonak köyüne gel seni barışın kulübesinde misafir edeyim’’ diyor. Tanıştığım bu güzel insanların ilgisi beni mutlu ediyor. Selahattin amcaya yarın onların misafiri olacağıma dair söz veriyorum ve Akşam yemeği için Işıkaltın oteline gidiyorum.
BU SALATANIN TARİFİNİ SADECE BİRKAÇ KİŞİ BİLİYOR
Amasra denince ilk akla gelen şeylerden biri de Amasra Salatasıdır. Bu salatanın içerisinde 22 çeşit sebze bulunuyor. Salatanın Amasra’ya özgü olmasının sebebi de bölgede yetişen garnitürlerin günlük toplanarak sofraya gelmesidir. Ayrıca bu salatanın tam tarifini ise sadece birkaç kişinin bildiği söyleniyor. Akşam yemeği için Tamer’in yanına gittiğimde bana Amasra Salatası, çupra ve soda! ikram ediyor. Yediğim salata gerçekten de anlatıldığı kadar varmış. Eğer yolunuz Amasra’ya düşerse bu salatanın tadına bakmayı unutmayın. Amasra’da bir gün kalmayı planlıyordum ama oranın güzelliği, Mehmet abi ve çalışanlarının sıcak ilgisi ve ikinci haftamın yazısını yetiştirememem bir gün daha kalmama neden oluyor…
NÜKLEER SANTRALLERE HAYIR!
Karadeniz sahil şeridi boyunca tanıştığım insanların çoğunun en çok şikayetçi olduğu konu bölgeye nükleer santrallerin kurulacak olmasıydı. Ereğli’den Zonguldak, Bartın ve Amasra’ya gelene kadar herkesin nükleer santrallere karşı sesini yükseltmeye çalıştıklarına şahit oldum. Ama en yüksek ses Ereğli ve Amasra’dan geliyordu. Kiminle konuşsam ‘’bölgemizde santral kurulmasını istemiyoruz’’ diyordu ve herkesin bu konuda duyarlı olması için bildiriler dağıtılıp, imzalar toplanarak mitingler yapılıyordu. Çünkü bölgede kurulacak olan nükleer santraller çevreye, doğaya ve insan sağlığına geri dönüşü olmayan kalıcı zararlar veriyor…
AMASRA'DAN AYRILAMIYORUM
Amasra diyorum başkada bir şey demiyorum. Resmen aşık oluyorum oraya ve insanlarına. O yokuşu tırmanıp Amasra’dan çıkmak deveye hendek atlatmak gibi geliyor. Gitmek istemiyorum ondandır belki. Oysa ne yokuşlar ne tepeler çıkmıştım ama hiçbirisi bu yokuşu çıkmak gibi zor gelmemişti bana. Daha yolun yarısında nefesim kesiliyor gidemiyorum artık. Arkamdan gelen bir pikap korna çalarak yanımda duruyor. Pikaptan inen üç kişi yardım edip bisikletimi pikap’ın arkasına atıyorlar anca öyle çıkabiliyorum güzelim Amasra’dan…
BARIŞ AKARSU'NUN KULÜBESİNDE BİR GECE KALIYORUM
Selahattin amcaya söz vermiştim, Akkonak köyüne gidip Barış Akarsu’nun kulübesinde kalacaktım. Sanki arkamdan kovalayan varmış gibi hiçbir yerde mola vermeden Barış’ın evine kadar yükleniyorum pedallara. Bazen öyle sert basıyorum ki, pedallardan kapı gıcırtısı gibi sesler geliyor. Daha önce de bu sesleri duyduğum için bisiklette sorun var mı diye hiç telaşlanmıyorum. Yüküm ağır, yollar şatafatlı, ben dalgın ve yorgun nihayet köye varıyorum. Selahattin amca beni köyün girişinde karşılıyor. Zaten ev köye girdiğimde karşıma çıkan soldaki ilk ev. Bu evde Barış Akarsu’nun yaşadığı daha bahçeye girer girmez anlaşılıyor. Kapıda Barış Akarsu’nun fotoğrafı altında da ‘’Barış Bahçesi Hoşgeldiniz’’ yazıyor. Bahçeyi yürüyüp kamelyaya doğru giderken saçları uzun, gözleri ve bıyıkları da tıpkı Barışa benzeyen bir genç dikkatimi çekiyor. Bu kişi Barış’ın kardeşidir demek istiyorum ama Barış’ın bir kardeşi olmadığını biliyorum. Selahattin amcaya bu genç kim diye sorduğumda; ‘’arkadaşıyla Rize’den otostop yaparak gelen bir Barışsever’’ diyor. Neyse, kamelyaya geçip Barışın annesi Hatice anne ve Rize’den otostopla gelen Barışsever gençlerle de tanışıyorum. Hatice anne bana sarılıp ‘’hoş geldin yavrum’’ diyerek yemek masasına oturtuyor ve yeni pişirdikleri mangal ve sıcak yemeklerle karnımı doyuruyor. Ardından meyvelerimizi yiyerek gece geç saatlere kadar sohbet ediyoruz. Bu öyle bir ev ki; çiçeklerinden kedisine, merdivenlerine ağaçlarına ve odasına kadar her tarafta Barıştan kalan bir şeylere rastlamak mümkün. Hatice anne de tıpkı Selahattin amca gibi barışı anlatırken yüreğindeki evlat acısı gözlerinden akan yaşlara karışıyor… Artık yatma vakti geldiğinde Rize’den gelen gençler Hasan ve Mustafa’yla birlikte Barış’ın o meşhur kulübesine giriyoruz. Kulübeden içeri girerken tüylerim diken diken oluyor. Bir zamanlar Barış Akarsu’nun mışıl mışıl uyuduğu ve en güzel zamanlarını geçirdiği kulübesinde bu gece ben uyuyorum…
Sabah uyandığımda Hatice anneyi ve Barışsever gençleri göremiyorum. Onlar erkenden uyanıp Barış’ın Amasra’da olan mezarına gitmişler. Ben de Selahattin amcayla kahvaltı yaptıktan sonra onunla vedalaşıp tekne yapımıyla ünlü olan Tekkeönü köyüne doğru yol alıyorum.
TEKNE YAPIMIYLA ÜNLÜ OLAN TEKNEÖNÜ KÖYÜ
Karadeniz’de dağlar kıyıya paralel uzandığı için yollar hep dar, virajlı ve inişli çıkışlıdır. Yolculuğumun en zor parkuru da işte burada başlıyor. Yukarı çık, aşağı in, sağa dön, sola dön, bir de hava sıcak olunca düz yolda bir saatte gideceğim yollar en az dört saate çıkıyor… Tekkeönü köyüne de Akşam geç saatlerde ulaşıyorum. İlk işim köy meydanına gidip muhtarı aramak oluyor. Köylüler muhtarı bu saatte ancak meyhanede bulabileceğimi söylüyorlar. Ben de köy meyhanesine gidip muhtarı buluyorum ve ondan kalacak yer göstermesini istiyorum. Davut muhtar, önce ekmek arası köfte ısmarlayarak karnımı doyuruyor ardından yazıhane olarak kullandığı yere beni götürüp uyuyacağım kanepeyi göstererek yanımdan ayrılıyor. Bir kaç saat sonra yazıhanenin önünde duran bir araçtan üç kişi inerek bana doğru geliyor. O anda biraz tedirgin oluyorum ama yaklaşan kişilerin yüzlerini ışıkta biraz daha net görünce zararsız kişiler olduklarını hissediyorum. Gelen kişilerden biri muhtarın oğlu diğerleri de onun arkadaşları. Her gece sahilde masa kurup mum ışığı altında kahvaltılık bir şeyler yiyorlarmış. Muhtar, oğluna benden bahsedince onlar da beni o romantik! ortamlarına davet etmek için gelmişler. Birlikte sahile inip mum ışığı altında ve dalga sesleri eşliğinde gece kahvaltısı yapıyoruz…
Sabah yazıhanenin perdesiz camından yüzümü ısıtan güneşle uyanıyorum. Eşyalarımı toparlayıp bisikletimi de hazırlayarak çekim yapacağım atölyelere gidiyorum. Kimi atölyelerde küçük balıkçı tekneleri yapılırken kimilerinde ise milyon dolarlık yatlar yapılıyor. Sahil şeridi boyunca köydeki bütün tekne atölyelerinde çekim yaptıktan sonra artık Kastamonu sınırlarına doğru yola çıkıyorum…
YOLCULUĞUMUN İLK YARALANMALI KAZASI
Bu hafta başıma gelen bütün olumsuzluklar Kastamonu sınırlarından içeri girmemden itibaren başlıyor. Zaten tırmanması zor olan rampalar o kadar dik ki, inişi de en az çıkışı kadar yorucu. Çoğu zaman tırmanışlarda bisikletten inip yürüyerek çıkıyorum. İnişlerde ise hem arka hem de ön frenleri tuta tuta iniyorum. Eğer fren tutmadan inersem bir dakikada saatteki hızım 70 kilometreyi bulur ve bu hızla karşıma çıkan ilk çakıl taşı benim dengemi kaybedip uçurumdan denize düşmeme neden olur. Kavurucu güneşin altında eriyen asfaltın kayganlaşması ise bütün sürücülerin korkulu rüyası gibi. Maalesef benim de korktuğum başıma geliyor ve fren tutarak rampadan aşağı indiğim esnada kayganlaşan asfaltın gazabına uğruyorum. Bir anda ne olduğunu bile anlamadan takla atarak yolun tam ortasına çörekleniyorum. Bacağımda ve kalçamda öyle ağır bir sızı hissediyorum ki ayağa bile kalkamadan en az üç dakika yolun ortasında öylece kala kalıyorum. Biraz sonra yoldan geçen bir araç beni yolun ortasında yatıyor vaziyette görünce hemen kenara çekip koşarak yanıma geliyor. Onun da yardımıyla yerden kalkıp yol kenarına geçiyorum ve vücudumda ciddi bir yara var mı diye kontrol ediyorum. Şükürler olsun ki bacağımda ve kalçamda oluşan birkaç morarmadan başka ne kırık ne de çıkık var. Bana yardım eden kişi bisikletimi de yol kenarına çektikten sonra istersem beni hastaneye götüreceğini söylüyor ama kendimi iyi hissediyorum diyerek kabul etmiyorum. Bir süre yol kenarında oturup dinlendikten sonra bisikletimde hasar var mı diye kontrol ediyorum. Gidon ve selenin yamulması ve frenlerin bozulmasından başka bir hasarın olmaması beni sevindiriyor. Hemen hasarları tamir edip karşıma çıkacak ilk eve gitmek için bisikletime biniyorum. Sol bacağımdaki ağrıdan dolayı pedal basamasam da yokuş aşağı inmem işimi biraz kolaylaştırıyor ve iki km sonra karşıma çıkan ilk eve giderek buz istiyorum. plastik bir bardak içerisinde bana verilen buzu bacağımda oluşan yaralara koyarak daha fazla şişmesini önlüyorum. Yaklaşık yarım saat dinlendikten sonra Kastamonu’nun Cide ilçesine varmak için yola devam ediyorum.
YARALAR İÇİN BUZ TEDAVİSİ
Cide’ye vardığım gibi belediye başkanı Nejdet Demir’i arayarak yolda kaza yaptığımı ve bir gün burada dinlenmem gerektiğini söylüyorum. O da Kastamonu Üniversitesi’nin uygulama otelini arayarak bana yer ayırttırıyor. Hiç vakit kaybetmeden otele gidip yaralarımın şişmesini önlemek için resepsiyondan buz istiyorum. Belli aralıklarla morlukların üzerine koyduğum buzlar beni biraz rahatlatıyor. Elbiselerimi yıkayıp sıcak bir duş aldıktan sonra üzerimdeki yorgunluğun etkisiyle de derin bir uykuya dalıyorum. Sabah kahvaltısını otelde yaparak Cide’yi gezmek için bisikletime biniyorum. Bisikletime biniyorum ama bacağımdaki ağrılar pedal basmamda beni çok fazla zorluyor. Bu halde uzun yol gidemeyeceğimi anlıyorum ama bisikletin üzerinde yük olmadan şehirde gezebilirim…
TURİSTSEN GEL, DEĞİLSEN GİT
Cide, Kastamonu’nun küçük bir ilçesidir. Rıfat Ilgaz’ın doğduğu yer olan bu ilçe, Karadeniz’in en uzun plajına sahip. (13 km) Hafta sonu olduğundan dolayı ilçe merkezinde çok da fazla insan göremiyorum. Dükkanların çoğu kapalı. Açık olanlar da tabir yerindeyse sinek avlıyor. Sahile indiğimde ise tatilcilerle birlikte ilçede yaşayan bütün insanların hınca hınç plajı doldurduğunu görüyorum. Her yerde olduğu gibi burada da herkes bana hello hello diye selam veriyor ben ise selamün aleyküm diye cevap veriyorum. Benim turist olmadığımı anladıkları anda yüz ifadeleri birden değişiyor ve bu defa somurtmaya başlıyorlar. Sahilde çadır kuran bir grup adam yine hello hello gel gel diye beni çağırınca yanlarına gidiyorum.
- Selamün aleyküm!
- Aleyküm seleam, turist değil misin?
- Hayır, yerli turistim.
- Hmm!
- Oturabilir miyim?
- (uzak bir yeri işaret ederek) yok, git orada otur.
Neden böyle bir tepki verdiklerine anlam veremiyorum. Sanki turist olsam bildikleri üş beş ingizilce kelimeyle beni anlamaya mı çalışacaklar ya da ne kadar misafirperver olduklarını göstermek için kendilerini mi kandıracaklar? Gösterdikleri o uzak yere oturmadan, arkamı dönüp yanlarından ayrılıyorum. Ne tesadüfse artık kiminle konuşsam soğuk bir ifadesiyle bana cevap veriyorlar. Onların bu soğukluğu yiyecek bir şeyler isteme cesaretimi de kırıyor ve otele dönüyorum. Otelde sabah kahvaltısı haricinde diğer öğünlerde yemek çıkmadığı için otel müdürünün ikram ettiği tostla açlığımı yatıştırıyorum. Bacağımdaki ağrılardan dolayı Cide’de bir gece daha kalıyorum ve ertesi sabah otelde kahvaltı yaptıktan sonra Kastamonu’nun Doğanyurt ilçesine doğru yola çıkıyorum.
Cide’den çıkmadan önce mataramda ısınan suyu değiştirmek için utana sıkıla mahalle arasındaki varoş bir eve uğruyorum. Kapıda çay içen aileden su istediğim de dünkü karşılaştığım tepkilerin aksine çok sıcak karşılıyorlar. Mataramdaki suyu değiştirip üstüne de bir bardak çay ikram ediyorlar. Çayımı içip suyumu da aldıktan sonra Cide’ye 70 km mesafede olan Doğanyurt’a pedal basıyorum.
AÇLIKTAN BAYILMAK ÜZEREYKEN GÖZLERİMİ CAMİDE AÇIYORUM
Yollar o kadar zor ki, İstanbul’dan geldiğimden beri hiç bu kadar zorunu görmedim diyebilirim. En kötüsü karşıma ne bir ev ne de bir köy çıkıyor. Dünden beri adamakıllı yemek yemedim. Kurt gibi acıkmışım, su ihtiyacımı ise yol kenarlarında gördüğüm çeşmelerden karşılıyorum. Sıcak havanın etkisiyle gücümü git gide kaybetmeye başlayınca mola sayılarım da artıyor. Arada bir çantamdaki kuru üzümlerle açlığımı gidermeye çalışıyorum ama nafile. Kendimi biraz daha zorlayıp Denizkonak köyüne ulaştığımda karşıma çıkan ilk eve giderek bahçede oturan kadınlardan yiyecek ekmek istiyorum. Kadınlardan biri misafir olduğunu diğerleri ise evde yiyecek olmadığını söylediğinde çaresizce oradan ayrılıp yoluma devam ediyorum. Artık başımın döndüğünü hissediyorum. Henüz köyden çıkmadan bir anda bisikletimin beni köy camisine götürdüğünü fark ediyorum. ‘’Allah Allah! Ulan köy camisinde yemeğin ne işi var ya da ben öldüm de haberim mi yok’’ diyorum kendi kendime. Caminin önünde durup yarı aralık olan kapıdan kafamı içeri sokuyorum. Karşılaştığım manzara beni hayretler içinde bırakıyor. Çünkü içerde oturan bir grup kadının yemek yediğini görüyorum. ‘’Galiba açlıktan serap görmeye başladım.’’ Hemen kapıyı kapatıp yanlış yere mi geldim diye etrafa bakınıyorum. Hayır, yanlış yerde değilim ve geldiğim yer gerçekten de bir cami. Tekrar kafamı içeri sokup baktığımda manzaranın değişmediğini görünce kısık bir sesle; ‘’yoldan geliyorum, karnım çok aç, yiyecek bir şeyiniz var mı?’’ diye sesleniyorum. İçerden; ‘’Yiyecek çok şey var. Gel otur sana yemek hazırlayalım’’ diye bir ses geliyor. Başımı önüme eğip giriyorum içeri ve bir köşede oturuyorum. Biraz sonra önüme kavurma, etli nohut, taze fasulye ve bir bardak fanta koyuyorlar. O kadar acıkmışım ki hepsini bir çırpıda silip süpürüyorum. Camide karşılaştığım bu ziyafetin hala gerçek olup olmadığını da düşünmeden edemiyorum ve bu işin kerametini beni doyuran kadınlara soruyorum. Meğer bunlar her yıl ölenleri için mevlit okutup yemek dağıtıyorlarmış. O yemeklerde kısmetim olduğu için benim de yolum oraya düşmüş. Allah onlardan ve ölenlerinden razı olsun diyerek bir Fatiha okuyup camiden ayrılıyorum…
Denizkonak köyünden sonra geçtiğim ilk köy Uğurlu köyü oluyor. O köyde de bana gazoz, çay ve su ikram ediyorlar. İki gün boyunca açlıktan zil çalan midem artık tıka basa dolu bir vaziyette Kastamonu’nun Doğanyurt ilçesine varıyorum…
BİSİKLETİMİ ZODİAC BOTLA GEZDİRDİM
Doğanyurt’ta belediye çay bahçesine gidip çadırımı kuruyorum. Orada 5 yıl üst üste off road şampiyonu olan Kenan Çarpışantürk ile tanışıyorum. Kenan abi, eşi ve çocuklarıyla 20 yıldır Doğanyurt’a gelip tatil yapıyormuş. Bu yıl da karavanasını, motosikletini ve zodiac botunu alarak buraya tatile gelmiş. Adam 55 yaşında ama hareketliliği ve doğa aşkıyla yirmili yaşlardaki gençlere taş çıkartıyor. Bir gün kaldığım bu ilçede Kenan abi bana unutamayacağım anlar yaşatıyor. Önce motosikletiyle oradaki en yüksek dağa çıkıp buz gibi akan kaynak suyundan içiyoruz ardından bisikletimi zodiac bota bindirip denizde tur atıyoruz. Sanırım tarihte benden başka bisikletini zodiac bota bindirip gezdiren kimse olmamıştır. Düşünsenize ufuktan hızla bir bisiklet yaklaşıyor…
İNEBOLU'DA ÜÇ GÜN KALIYORUM AMA ANLATACAK ÇOK ŞEYİM YOK
Kenan abiyle geçirdiğim o güzel saatlerden sonra Atatürk’ün şeref madalyası verdiği Kastamonu’nun İnebolu ilçesine gidiyorum. İnebolu’nun bir diğer adı ise Yiğit İnebolu’dur. Kurtuluş Savaşı’nda büyük kayıplar vermesine rağmen vatandaşlarının da büyük hizmetler verdiği bu ilçe aynı zamanda Şerife Bacı’nın da doğum yeridir. Küçük ve şirin bir çarşısı vardır ve evlerinin çoğu tarihi ve ahşaptır. Sokakları buram buram tarih kokar, doğası ve denizi insanı kendisine hayran bırakır. Haftalık yazımı yazmak için iki gün kalmayı planladığım İnebolu’da üç gün kalıyorum. Bir gece sahilde çadır kuruyorum diğer iki gece ise İnebolu Kaymakamı Köksal Yılmaz sayesinde öğretmen evinde kalıyorum. Üzülerek şunu da belirtmek isterim ki İnebolu’da kaldığım bu üç gün boyunca çoğu zaman yine aç kalıyorum. Üzülmemin nedeni aç kalmam değil, Kastamonu’nun köylerinde gördüğüm misafirperverliği ve yardımseverliği İnebolu halkından görmememdir. Belki istisnalar beni bulmuştur diyerek bunu da oradaki şanssızlığıma bağlamak istiyorum. İnanır mısınız çarşıdaki beş tane lokantaya gidip ‘’karnım aç, param yok eğer bana yiyecek bir şeyler verirseniz karşılığında bulaşıklarınızı yıkar işlerinizde yardımcı olurum’’ diyorum beşinden de ‘’patron burada yok’’ denilip kapıdan gönderiliyorum. En sonunda bir manav ve yanındaki ekmek fırını bana domates, salatalık, üzüm ve ekmek verip açlığımı gideriyorlar… Karşılaştığım diğer insanlar ise sırf gazeteci olduğum için bana yardımcı olup yiyecek bir şeyler veriyorlar. Her şeye rağmen İnebolu gerçekten paranız olduğu zaman gidilip görülmesi gereken muhteşem bir yer diyorum…
Üçüncü ve dördüncü haftanın sonunda toplamda yaptığım yol: 896 km ve 75 olan kilom 74’e düşüyor.
YOL HİKAYELERİ - 5 ve 6. HAFTA
Yaşadığım mutluluğu dolar milyarderi Abramoviç bile yaşayamaz!
İstanbul’da cebimde para olmadığı zaman evden kapının önüne bile çıkamazken şu an bisikletle beş parasız çıktığım Türkiye turunun altıncı haftasını geride bırakıyorum. Bu projeye başlayacağımı söylediğimde birçok kişi bana deli gözüyle bakıyordu. ‘’Parasız gezilir mi, sen manyak mısın, insanlara nasıl güvenebiliyorsun?’’ hatta gelen mailler arasında ‘’senin yaptığın resmen intihardır, bu şekilde yola çıkarsan açlıktan ve susuzluktan ölürsün’’ diyenler olduğu gibi, projemi sonuna kadar destekleyen binlerce insan da oldu. Elbette bisikletle beş parasız yola çıkmanın riski daha yüksektir. Ancak aldığım bu risk, ömrümün sonuna kadar unutamayacağım muhteşem güzellikleri de beraberinde getiriyor. Benim şu an yaşadığım heyecanı ve mutluluğu dolar milyarderi Roman Abramoviç bile yaşayamaz. Onun mutluluğu parası kadarken benim mutluluğum ise ülkemin güzelliği ve insanların yüreğinin büyüklüğü kadardır…
Büyük kentlerde haklı bir güven sorunu var!
Köylerde ve küçük yerleşim birimlerinde yaşayan insanlar büyük kentlere göre daha sıcakkanlı ve daha misafirperverler. Bunun nedeni insanlara olan güvenlerini henüz kaybetmemeleridir. Büyük kentlerdeki keşmekeşliği ve yoğunluğu yaşamıyorlar, herkes birbirini tanır ve suç oranları neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Oysa büyük kentlerde durum böyle değildir. Kimse kimseyi tanımaz, hırsızlık ve diğer adi suçlar almış başını gidiyor, hangi insandan nasıl bir kötülük geleceğini kimse kestiremez vs. İşte bundan dolayı büyük kentlerde bir güven sorunu var ve haklı olarak her yabancıya temkinli yaklaşılır…
Saim Baba…
Kastamonu’nun İnebolu ilçesinden çıktıktan sonra Abana ilçesine bağlı Gemiciler köyüne gidiyorum. Köy kahvehanelerinin birinin önünde durup hararetli bir şekilde sohbet eden yaşlı gençlere selam veriyorum. Onlar da beni masalarına davet edip çay ve soğuk su ısmarlayarak sohbetlerine dahil ediyorlar. Konuştukları konu ise gençlik yıllarında yaptıkları çapkınlıklar. Saim baba gençlik yıllarını öyle bir anlatıyor ki, bazen o anları yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlanıyor bazen de geçen yılların bir daha gelemeyeceğini anlayıp hüzünleniyor. Arada bana dönerek gençliğimi doya doya yaşamam konusunda öğütler vermeyi de ihmal etmiyor. Bisikletle parasız Türkiye’yi gezdiğimi öğrendiklerinde bana daha da fazla ilgi gösteriyorlar. Bir ara Saim baba ‘’birazdan dönerim’’ diyerek yanımızdan ayrılıyor. On dakika sonra elinde kocaman bir poşetle döndüğünde ise poşeti bana uzatıp ‘’koy şunları çantana yolda acıktığında yersin’’ diyor. Saim baba bakkaldan benim için üçgen peynir, beyaz peynir, zeytin, hurma, domates ve ekmek almış. ‘’Baba çok şey almışsın. Yiyemem hepsini, bozulur çantamda’’ diyorum. O da; ‘’olsun, yine dursun çantanda. Eğer bozulur da sen yiyemezsen bir kuşa veya köpeğe verirsin onlar karınlarını doyurur.’’ diyor. Onun bu ince davranışı karşısında bir teşekkür dışında verebilecek cevap bulamıyorum ve kumanyamı çantama koyup yoluma devam ediyorum.
Kastamonu’nun Abana ilçesi ve diğer köylerinde de insanların sıcak ilgisiyle karşılaştıktan sonra Çatalzeytin ilçesinde mola veriyorum. Geceyi geçirebileceğim güvenli bir yer göstermeleri için emniyet müdürlüğüne gittiğimde bana en güvenli yerin kendi bahçeleri olduğunu söyleyip orada çadır kurmama izin veriyorlar. Ben de emniyet müdürlüğünün bahçesinde çadırımı kurup rahat bir uykuya dalıyorum. Ertesi gün Çatalzeytin’de gezerken oradaki yerel gazetecilerle karşılaşıyoruz. Önce benimle röportaj yapıyorlar ardından öğlen yemeği ısmarlayıp beni Sinop’un Ayancık ilçesine yolcu ediyorlar…
Kahve falıma bakan kadın kâhin çıkıyor!
Yol kenarlarındaki elma ve erik ağaçlarından göz hakkımı alıp dağları ve tepeleri aşıyorum, son olarak uzun bir vadiyi de geçip Ayancık’a varıyorum. Nedenini bilmiyorum ama Sinop il sınırlarına girdiğimden beri kendimi daha güvende hissediyorum. Ayancık’ta da emniyet müdürlüğüne giderek çadır kuracağım güvenli bir yer soruyorum bu defa beni Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çay bahçesine yönlendiriyorlar. Çay bahçelerinde kurduğum çadırın zevki de bir başkadır doğrusu. Böyle yerlerde; çay, su, elektrik, yiyecek, insanlar… Duş alma haricinde ihtiyacım olan her şeyi rahatlıkla temin edebiliyorum. İşte derneğin bahçesi de böyle bir yer. Dernek başkanı Nihat Sarısoy, işletmeci Nail abi, çalışanlar ve oradaki müşteriler Ayancık’ta kaldığım iki gün boyunca benim her ihtiyacımı karşılıyorlar. Hatta Songül’ün ablası kahve falıma bile bakıyor. Kadın fal bakmakta o kadar iyi ki, anlattıklarını şaşkınlıkla dinliyorum. Hani gittiği falcıyı beğenen kadınlar arkadaşlarını arayarak; ‘’Ayol bir fal baktırdım, kadın bütün her şeyi bildi’’ derler ya, ben de aynen o durumdayım ve hemen Öznur’u arıyorum. Öznur da fal bakılsın kim bakarsa baksın modunda, bazen bana bile fal baktırıyor. Ben ne anlarım kahve falından. Fincanı açarım kahve telvelerini canavarlara, ejderhalara benzetirim. Ulan bir kere bile insan figürü göremedim bu fincanlarda. Hep hayvanlar alemi, uçan daireler, ufolar mufolar işte… Neyse Öznur’a anlatıyorum kadının ne kadar iyi fal baktığını. O da acaba uzakta olan birine de fal bakabilir mi diye sormamı istiyor. Kadına bunu sorduğumda, eğer uzakta olan kişinin niyetine kahve içip kendime doğru değil de dışa doğru fincanı ters çevirirsem bakabileceğini söylüyor. Ben de; ‘’niyet ettim fal rızası için öznur adına kahve içmeye’’ deyip bir kahve daha içiyorum ve tıpkı kadının dediği gibi dışa doğru çevirerek kapatıyorum fincanı. On dakika sonra Öznur’u arayıp telefonu falcıya veriyorum ve oradan uzaklaşıyorum… Televizyonlarda dalga geçerek izlediğimiz fal bakma seanslarını bire bir gerçekleştiriyoruz. Ama o kahve fincanının üzerine yemin ederim ki, kadın güzel fal bakıyordu. Hem Öznur da memnun kalmış. Gerçi biz bugüne kadar normal insanların yaptığı şeylerin hep tersini yaptık. Size Öznur’un köpeğiyle telefonda konuştuğunu anlatmayacağım gibi Zonguldak’ta maden ocaklarına ben beyaz tişörtle, Öznur’un da plaj terliğiyle girmeye çalıştığını anlatmayacağım…
Hoparlörlerden ‘’Hasan hoş geldin’’ sesleri
Ayancık’ta iki gün kaldıktan sonra artık Sinop merkeze doğru yola çıkıyorum. Öğleden sonra saat 16:00 gibi yola çıktığım için Sinop merkeze de akşam karanlığında ancak ulaşabiliyorum. Sinop’un çok ilginç bir coğrafi yapısı var. Şehre nereden girdiyseniz oradan çıkmak zorundasınız. Yok, ben bir ucundan girdim diğer ucundan çıkacağım diyorsanız kendinizi Rusya’ya doğru yüzerken bulursunuz. Burada da ilk işim yine emniyet müdürlüğüne gidip şehre girdiğimi bildirmek ve çadır kuracağım güvenli bir yer sormak oluyor. Bana; ‘’istediğin yerde çadır kurabilirsin. Sinop çok güvenli bir yer, çekinmene gerek yok.’’ diyorlar. Ben de kendimi rampadan aşağı salıp merkeze iniyorum ve sahildeki insan kalabalığına karışarak çay bahçesi arıyorum. Ayakta bisiklet sürerek sahilde dolaşırken ‘’Hoş geldin’’ diye bir ses işitiyorum. Sesin nereden geldiğini anlamak için sağıma soluma bakınırken aynı sesin bu defa ‘’Hasan hoş geldin’’ demesiyle biraz daha şaşırıyorum. Az sonra elinde mikrofonuyla bir kişi gülümseyerek bana doğru yaklaşıyor ve tekrar;
- Merhaba Hasan, Sinop’a hoş geldin.
- Merhaba, hoş bulduk.
- Ben Emin, seni gazetelerde görmüştüm. Bir şeye ihtiyacın var mı, sana nasıl yardımcı olabilirim?
- Teşekkür ederim Emin, şu an sadece çadır kurabilecek bir yer arıyorum.
- Hmm, bekle biraz daha iyi bir fikrim var.
Karadeniz’de yat keyfi
Diyerek akşam turu için denize açılmayı bekleyen yattaki arkadaşı İlhan’a seslenip yanımıza çağırıyor. Meğer İlhan yatın sahibiymiş. Emin önce bizi tanıştırıyor ardından eğer İlhan için de bir mahsuru yoksa benim yatta kalmamı teklif ediyor. Bunu duyar duymaz göz bebeklerimin heyecandan ne kadar büyüdüğünü artık siz tahmin edin. İlhan da o kadar iyi niyetli bir insan ki, Emin’in bu teklifini hiç tereddüt etmeden kabul ediyor. Ancak yat akşam turu için birazdan denize açılacak, döndüğünde bisikleti yerleştiririz diyor ve aç olan karnımı doyurmak için beni sinoPuzzle diye bir fast food cafeye götürüyor. Sinop küçük bir yer olduğu için herkes bir birini tanıyor. Gittiğimiz cafe de Emin ve İlhan’ın arkadaşı Ömür’e ait. Orada Ömür’ün ısmarladığı yengen ve kolayla bir güzel açlığımı gideriyorum ardından Ömür’ü de yanımıza alıp yata dönüyoruz. Biz dönene kadar Emin kıvrak dili sayesinde akşam sefası için yata bir sürü müşteri toplamış bile. O halde ne duruyoruz, haydi Karadenizin ve eğlencenin keyfini çıkaralım deyip yatla denize açılıyoruz. İlhan nişanlısı Şebnem’le dj kabinine geçip çaldıkları birbirinden güzel müziklerle hepimizi coşturuyorlar. Emin ve Ömür müziğin ritmine kendilerini kaptırmış çılgınlar gibi dans ederken ben ise dans etmesini bilmediğim için oturduğum yerde kafamı sallamakla yetiniyorum.
Sinop’ta 1000’inci kilometremi kutluyoruz
Daha ilk gün birbirimize o kadar ısınıyoruz ki, sanki onlarla yıllardır tanışıyormuşuz gibiyiz. Yat turumuz bittikten sonra beni yatta yatırmaktan vazgeçiyorlar. Emin yalnız yaşadığı için gelip bende kalabilirsin diyor. Bisikletimi emaneten bıraktığım çay bahçesinden alıp Eminlere gideceğiz ki, kilometre saatimde geldiğim yolun 999 km olduğunu görüyorum. Bu haberi sevinçle onlarla paylaşıyorum. Ömür bisikletime binip birkaç tur attıktan sonra artık ibre 1000 km’yi gösteriyor ve bunu kutlayalım diyerek nevalelerimizi alıp hep birlikte Emin’in evine gidiyoruz. Ben, Emin, İlhan, Şebnem ve Ömür sabaha kadar eğlenip benim 1000. kilometremi kutluyoruz.
Cennetin orta yerinde bir cehennem!
Sinop; deniziyle, kumsallarıyla, tarihiyle, yeşiliyle, insanlarıyla Batı Karadeniz’in en güzel kentlerinden biridir. Şehrin hangi sokağına gitseniz rahatlıkla denizi görebilirsiniz. Ayrıca güneşin denizde doğduğu ve battığı nadide yerlerden biridir. Sinop’ta İstanbul’u yaşarsınız. Hatta ben sahilde gezerken bir anda gözlerimin boğaz köprüsünü aradığını fark ettim. Aşıklar Caddesinde sıra sıra dizilen palmiye ağaçları size Antalya’yı anımsatır. Bazen kendinizi İzmir’de bazen de Çanakkale’de sanırsınız. Fiyort görmek için Norveç’e gitmenize gerek yoktur. Hamsilos’ta doğanın en güzel mucizesine şahit olabilirsiniz. Bir de Sinop denince akla Tarihi Sinop Cezaevi gelir. Dünya’da cezaevinin ünüyle anılan şehirlerin sayısı çok azdır. Sinop Kalesi içerisinde uzun süre tersane ve zindan olarak kullanılan bu yapı 1887 yılında cezaevine dönüştürülüyor. Tarihi Sinop Cezaevi'nin "konuk" listesi, her dönemde kabarık olmuştur. Konuklar arasında, 1713'te Kırım Hanı Devlet Giray'dan başlayıp, 1932'de Sabahattin Ali'ye kadar, bir çok ünlüyü sayabiliriz. Farklı milliyet ve bölgeden gelen mahkumlar nedeniyle cezaevi, deyim yerindeyse "Nuh'un Gemisi"ni andırıyormuş. Buna, Sinop'ta zorunlu ikamete tabi tutulanlar dahil değildir. Bu cezaevine ilk girdiğiniz anda nemden ve rutubetten dolayı duvarlarında otların yetiştiğini görürsünüz. Zindanlarda ve hücrelerde işkencenin kokusunu hissedersiniz. Kaçma ihtimalinin sıfır olduğu bu iç karartıcı yerde mahkumların çoğu rutubetten ve nemden kaynaklanan hastalıklardan dolayı hayatını kaybedermiş.
Çeşitli tarihlerde Sinop'a uğrayan gezginler, Kale'ye değinmeden geçmemişlerdir. Örneğin Evliya Çelebi, bu kenti 1640 yılında anlatırken şu gözlemlerde bulunur: "Kale düz bir yerde kurulmuş olup, iki taraftan dalgalar döver. Dikdörtgen biçimindedir. Hapishaneyi oluşturan İç Kale, 11 adet burç ile desteklenmiştir. Burçların yüksekliği 22, duvarlarınki 18 metredir. İç Kale'yi çepeçevre kuşatan duvarlar 3 metre kalınlığında olup, muhafızlar için devriye yolu özelliğindedir." Yine Evliya Çelebi, çok renkli ama biraz abartılı üslubuyla, Sinop Cezaevi'ni şöyle anlatır: "Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar." Evliya Çelebi'nin anlattıklarında gerçek payı çoktur. Deniz kenarında olduğu halde, denizi göremeyen mahkumlara Sabahattin Ali, 1933'te Aldırma Gönül şiirinde şöyle seslenecektir: "Görmesen bile denizi / Yukarıya çevir yüzü." Öyle ya, burada mahkumların dünyasına dışarıdan katılan yalnızca iki şey vardı: Özgürlükten uçarak gelen martılar ve bahçe duvarında kendiliğinden açan kır çiçekleri. Çünkü o dönemde, Sinop Cezaevine "girilir, ama çıkılmaz"dı. Nemden kibritin bile yanmadığı bu mekanda, mahkumlar çürümek ve ceza sürelerini tamamlayamadan ölmekle karşı karşıya kalırlardı. Suç oranının en düşük olduğu illerden biri olan Sinop’ta böyle bir cezaevinin 1997 yılına kadar kullanılmış olması, Sinop veya Türkiye için değil, insanlık için utanç vericidir. Şimdi müzeye dönüştürülen cezaevini gezerken duvarlarda ‘’Sinop Cezaevinde yatan ünlüler’’ diye bir tabela gözünüze çarpar. Bu tabelayı neden astıklarına bir anlam veremiyorum. Acaba bir gurur tabelası mı yoksa bir utanç tabelası mı?...
Evlerinin ve yüreklerinin kapısını ardına kadar açan insanlar
Sinop’ta iki gün kalıp yoluma devam etmeyi düşünüyordum. Ama insanların sıcak ilgisi ve Sinop’un olağanüstü güzelliği karşısında büyülenince tam bir hafta kalıyorum. İlk üç gün orada yerel yayın yapan Barış Fm’in dj’i Emin Özmen beni evinde misafir ediyor. Geriye kalan dört günde ise Ömür ve annesi Tuba teyze beni evlerinde ağırlıyorlar. Bu kişiler evlerinin kapısını bana ardına kadar açarken tanıştığım diğer insanlar da yüreklerinin kapısını ardına kadar açıyor. Gün içinde İlhan kendi arabasıyla, nişanlısı Şebnem’i, Emin’i ve beni alıp Sinop’u gezdiriyor, gece aynı ekibe Ömür ve başkaları da dahil oluyor bu defa farklı etkinlikler yapıyoruz… Teneke üzerinde midye pişirip yiyeniniz oldu mu bilmiyorum ama ben ilk defa bunu da Sinop’ta deniyorum. Tadı her ne kadar midye dolmaya benzemese de taze taze pişirilip yendiği için midyenin asıl tadını alabiliyorsunuz…
Sinop esnafı da hoşgörüsü, güler yüzü ve içtenliğiyle bana yaklaşıyor. Kimisi çay, kimisi yemek ısmarlıyor, kimisi bilgisayarım için program veriyor, berberi de sakallarımı ve bıyıklarımı düzeltiyor. Ömür’ün annesi Tuba teyze ise, çamaşırlarımı yıkayıp bana cevizli mantı pişirerek resmen annelik yapıyor. Oradaki herkesle o kadar iyi anlaşıyoruz ki, artık onlardan biri oluyorum. Mutluluğumuzu, hüznümüzü, sırlarımızı, dertlerimizi, ekmeğimizi, suyumuzu, paylaşılacak neyimiz varsa karşılık beklemeden bütün samimiyetimizle her şeyimizi paylaşıyoruz. Sinop’ta asla unutamayacağım dostlar ve arkadaşlar ediniyorum. Ayrılacağım gün bile beni bırakmak istemiyorlar ama gitmem gerektiğinin de farkındalar ve beni Sinop çıkışına kadar arabalarıyla takip edip, ardımdan su dökerek uğurluyorlar… Buradan bir kez daha İlhan, Şebnem, Emin, Ömür, Tuba teyze, İlsu, Ersan, Gizem, Duygu, Ayça, Tuğçe, Mustafa, Elif, Emel, emekli öğretmenler Nuran ve Erkan Turan, Mantıcı Semine Dik ve kızı Pelin, Kain Cafe Murat Çilingir, Klas Erkek Kuaförü Ergün Yaşar, Bilgisayarcı Erdoğan Altay, Şaduman Öztekin, Doğaner Bozoğlu ve Sinop halkına teşekkür ediyorum. İyi ki sizleri tanımışım…
Gerze’de karşılaştığım büyük sürpriz
Sinop’tan içim buruk ayrılıyorum. Yollar biraz bozuk ama Gerze’ye gidene kadar sadece birkaç petrol istasyonunda su ihtiyacımı karşılamak için duruyorum. Onun dışında durmadan pedal çeviriyorum ve kısa bir süre sonra ilçeye varıyorum. Akşamüzeri iftara yakın bir zamanda ilçeye girdiğim için sokakların ve sahilin boş olduğunu görüyorum. Önce küçük ve şirin Gerze’yi bir uçtan diğer uca bisikletimle gezip tanımaya çalışıyorum. Ardından gözüme kestirdiğim uygun bir yere çadırımı kuruyorum. Çadır kurduğum yerin hemen üst tarafında sıra sıra dizilen cafeler var. Ben de işlerimi bitirdikten sonra Lila Cafe’ye gidip telefonumu ve bilgisayarımı şarja takıyorum. Cafe sahibi Mahmut abi ve çalışanları da beni çok sıcak ve güler yüzle karşılayıp karnımı doyuruyorlar. Bir ara benden uzakta olan çadırımın etrafında birkaç kişinin dolaştığını görüyorum. Muhtemelen gördükleri bu ilginç çadırın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışan meraklı insanlardır diye düşünürken içlerinden biri Hasan! Hasan! Diye seslenince şok oluyorum. Şok oluyorum, çünkü çadırımın etrafında dolaşan kişiler, Sinop’ta beni bir hafta misafir eden İlhan, Emin, Şebnem ve Ömür’den başkası değil. Sevinçle yerimden kalkıp onlara doğru koşuyorum. Sanki birbirlerini uzun zamandır görmeyen dostlar gibi sarılıp hasret gideriyoruz. Onların yaptığı bu sürpriz karşısında çok duygulanıyorum. Düşünsenize daha bugün sizi yolcu ediyorlar ama arkanızdan sizi takip edip gittiğiniz yere gelerek size sürpriz yapıyorlar. O an neler hissettiğimi kelimelerle ifade edemiyorum… Gece geç saatlere kadar oturup sohbet ediyoruz, sonra ben onları yolcu ediyorum…
Orgazmdan daha zevkli bir şey daha var!
Sinop il sınırları içerisinde bir kez bile olsun olumsuz bir durumla karşılaşmadan Samsun’un Yakakent ilçesine doğru yol alıyorum. Doğu Karadeniz’in son zorlu rampası olan Kaymakam kayalıklarını heyecanla tırmanıp zirveye ulaşıyorum. Bundan sonra Artvin’e kadar ip gibi yollarda gideceğim. İstanbul’dan çıktığım günden beri bazen bisikletim beni taşıdı bazen de ben bisikletimi taşıdım. Rampaları çıkmakta, aşağı inmekte çok zevkliydi. Sanırım Artvin’e kadar bu zevkten biraz mahrum kalacağım ama düz yolda pedal çevirmeyi de özlemedim dersem yalan söylemiş olurum. Son defa Kaymakam Kayalıkları zirvesinden mavinin ve yeşilin o eşsiz güzelliğine bakıp salıyorum kendimi aşağılara. Rüzgar bütün şefkatiyle yüzümü ve sakallarımı okşayarak bana uçtuğumu hissettiriyor. Hani sırtınızda elinizin ulaşamadığı bir noktayı, zor da olsa orta parmağınızla ulaşıp kaşırsınız ya, işte ona benziyor bisikletle rampadan aşağı inmek. Hatta orgazmdan bile daha zevkli diyebilirim… Çünkü doğayla, rüzgârla, özgürlükle sevişiyorsunuz. Hiçbir şey size bundan daha fazla zevk veremez…
Yakakent’te fahri hemşeri ilan ediliyorum
Karadeniz sahil yoluna girmeden önce bir köy çeşmesinde mataramda ısınan suyu değiştiriyorum. Ayaküstü çeşme başında bidonlarla su dolduran kişilerle biraz sohbet ediyoruz. Benim geceyi Samsun’un Yakakent ilçesinde geçireceğimi duyduklarında, belediyenin vereceği iftar yemeğine gidip karnımı doyurabileceğimi söylüyorlar. Bu fikir bana çok cazip geliyor ve düz yolda emniyet şeridinde bisiklet sürmenin keyfini çıkarta çıkarta pedal çevirip Yakakent’e varıyorum. Oradaki vatandaşlara sorarak belediyenin iftar vereceği yere gidiyorum. Ben iftar çadırı beklerken bir otelin bahçesinde yemek dağıtıldığını görüyorum. Bahçeden içeri girdiğimde meraklı bütün gözler bana çevriliyor. Yanıma birisi yaklaşarak, ‘’Hoş geldin, ben belediye başkanı Burhan Bayrakdar’’ diyor ve bisikletimi bırakacağım yeri gösteriyor. Belediye başkanı sadece beni değil, iftara gelen herkesi kapıda karşılıyor… Ben de herkes gibi sıraya girip yemeğimi aldıktan sonra boş olan bir masaya oturuyorum. Yemekten sonra belediye başkanı bana el sallayarak masasına davet ediyor. Masada ilçe kaymakamı Ali Arıkan ve TRT muhabiri Mustafa Kahya’da var. Birlikte çay içip sohbet ediyoruz. Ben onlara projemi ve amacımı anlattıkça bana daha fazla ilgi gösteriyorlar. Belediye başkanı, saygı duyulacak bir iş yaptığımı ve böyle bir gaye ile yollara düştüğüm için beni fahri hemşerileri yapmaktan gurur duyacağını söylüyor. Başkanın bu teklifi karşısında neye uğradığımı şaşırıyorum. Şaşkınlığımı üzerimden attıktan sonra ben de Yakakentli olmayı kabul ediyorum. O gece başkan Bayrakdar’ın misafiri oluyorum. Ertesi gün Mustafa Kahya’nın eşliğinde yeni memleketim Yakakent’i gezip fotoğraflar çekiyorum. Yakakent’in eski adı Gumenos’tur. 1967 yılında belediyeye kavuşurken 1991'e kadar kasaba, sonrasında ilçe olmuş. Aynı tarihte Gümenos adı Yakakent haline dönüşmüş. Balıkçılık ve tütün ön plandaki ekonomi unsurları olsa da yaz mevsimlerinde binlerce turist ilçeye önemli para bırakmaktadır. Aynı zamanda bir Japon şehri olan Kushimato’nun da kardeş kentidir… Yeni memleketimde gördüğüm sıcak ilgi beni gayet memnun ediyor. Başkan Bayrakdar’a ve hemşerilerime veda edip önce Bafra’ya ardından 19 Mayıs ve Samsun’a geçiyorum…
En sevdiğim soru: ‘’Karnın aç mı?’’
Samsun’a gitmeden iki gün önce Lise öğretmenim Kurtuluş Çelikcan beni aramış, eğer Samsun’a yolum düşerse onu mutlaka aramamı söylemişti. Ben de Samsun’a girer girmez Kurtuluş hocamı arıyorum. Kurtuluş hoca, Atakum’da beklersem bir saate kadar gelip beni alacağını söylüyor. O gelene kadar Atakum’u gezeyim diyorum ama hem karanlığa kalmışım hem de iftar vakti olduğu için sokaklar bomboş. Bisikletimi Tansaş’ın önüne çekip kaldırımda oturarak beklemeye karar veriyorum. Biraz sonra yanıma bir kişi gelerek en sevdiğim soruyu soruyor; ‘’karnın aç mı?’’ Ne güzel bir sorudur bu, kulağıma tıpkı şiir gibi, şarkı gibi geliyor. Evet evet evet on kere evet yirmi kere evet diyesim var ama ayıp olmasın diye sadece ‘’Evet abi, açım’’ diyorum ve Hızır gibi yetişen abi, beni Tansaş’ın yemekhanesine götürüp bir güzel karnımı doyuruyor…
Bisikletimin bakımını tornacıda, temizliğini oto yıkamacıda yaptırıyorum
Kurtuluş hoca ve eniştesi bir saat sonra gelip beni alıyorlar. Onlar da aç olup olmadığımı soruyor ama bu defa üzülerek hayır demek zorunda kalıyorum. Keşke tıka basa doldurduğum midemi biraz boş bıraksaydım ve onlara da evet deseydim! Ama yemekten sonra çay içip uzun uzun sohbet ederek hasret gideriyoruz. Geç gelmelerinin nedenini beni otele götürdüklerinde anlıyorum. Rahat edebilmem için yanıma gelmeden önce otele gidip bana yer ayırmışlar. Odama geçip duşumu aldıktan sonra deliksiz bir uykuya dalıyorum... Sabah telefonun sesiyle uyanıyorum. Ulaş Baydar’dan Samsun’da olduğumu öğrenen bisiklet forumun kurucusu Murat Kılıç arıyor. Nerede olduğumu ve bir şeye ihtiyacım var mı diye soruyor. Ben de otelde kaldığımı ama bisikletimin bakıma ihtiyacı olduğunu söylüyorum. Murat’la randevulaşıp öğleden sonra onun dükkanında buluşuyoruz. Murat ve abisi Mustafa beni çok sıcak karşılıyorlar. Önce tek teker Vahdet lakaplı tornacı Vahdet’in yanına gidip bisikletimin bakımını yaptırıyoruz ardından bir araba yıkamacıya gidip köpüklü suyla bir güzel yıkatıyoruz. Bisikletim Kurtik, üzerindeki kiri, pası ve yorgunluğu attıktan sonra temiz bir nefes alıyor. Unutmadan söyleyeyim, Vahdet’e tek teker demelerinin sebebi motosikleti tek teker üzerinde kullanmasıymış. Bunu o kadar iyi yapıyormuş ki, onlarca kilometreyi motosikletin önünü kaldırarak gidebiliyormuş! Bisikletimin bakım işleri bittikten sonra Murat’la dükkana dönüp yemek yiyoruz ve sonra onlarla vedalaşıp Kurtuluş hocamla görüşüyoruz. Canım örtmenimle sahile gidip gece saat ikiye kadar kumların üzerinde oturup sohbet ediyoruz... Ertesi gün hazırlıklarımı ve eksiklerimi tamamlayıp Samsun’un terme ilçesine doğru pedal basmaya devam ediyorum…
Beşinci ve altıncı haftanın sonunda toplamda yaptığım yol: 1200 km ve 74 olan kilom 74’te kalmaya devam ediyor.
YOL HİKAYELERİ 7. VE 8. HAFTA
Ramazan ayında bisikletle yolculuk yapmak gerçekten çok zordur. Sürekli pedal çevirdiğim için hem kalori yakıyor hem de çok su tüketiyorum. Vücudun enerjiye, suya ve besine ihtiyacı var. Yola devam edebilmek için mutlaka bir şeyler yemeli ve bol su tüketmeliyim. Bir önceki yazımda anlatmıştım, Terme’de çadır kurduğum çadır kampında oruç tutmadığımdan dolayı hem sözlü tacize uğramış hem de aç kalmıştım… Ben de ertesi gün sabah erkenden uyanıp, çadırımı topladıktan sonra aç karınla Ordu’nun Ünye ilçesine doğru yola çıkıyorum. Oradan apar topar kaçarcasına çıktığım için matarama su koymayı da unutuyorum. Sıcak havada hem aç, hem susuz pedal çevirmeye çalışırken yol kenarındaki evlerden hello hello diye bana seslenildiğini duyuyorum. Kafamı çevirip baktığımda bir evin balkonunda oturan birkaç kadını görüyorum. Israrla bana el sallayarak yanlarına gitmemi istiyorlar. Yiyecek ve içecek verirler umuduyla bisikletimi onlara doğru sürerek yanlarına gidiyorum.
- Merhaba, soğuk suyunuz var mı?
- Aaaa! Sen turist değil misin?
- Hayır, değilim…
- (gülümseyerek) Biz seni turist sandık.
- O halde gideyim mi? (daha önce turist olmadığım için beni kovanlar olmuştu)
- Yok canım biraz dinlen, suyunu iç, hatta karnın açsa sana yemek de getirelim.
Onların bu teklifi bile bana enerji vermeye yetiyor. Ben bisikletimden inerken onlar da balkonda oturabileceğim bir yer açıyor ve yiyecek içecek getirmek için içeri koşuşturuyorlar. Biraz sonra evin diğer sakinleri de geliyor ve soru üstüne soru yönelterek beni tanımaya çalışıyorlar. Ben de bir taraftan yemeğimi yerken bir taraftan da onların sorularını cevaplıyorum. O kadar neşeli ve güzel bir ortam oluşuyor ki, bir saate yakın sohbet ediyoruz. Beni konuk edip karnımı doyuran, sıcak ve samimi sohbetleriyle bana moral depolayan bu ailenin oruçlu olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim…
ÜNYE'DEKİ TARİHİ HAMAMIN İÇLER ACISI HALİ
Kılıç ailesinin bu cömert davranışlarından sonra gayet memnun ve mutlu bir şekilde bisikletime binerek Ünye’ye doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Ünye’ye vardığımda ilk olarak sahildeki çay bahçelerinden birinde oturup yorgunluğumu atıyorum ardından ilçe merkezini dolaşıyorum. Sokak aralarında gezinirken, duvarlarında otlar çıkmış, yıkık dökük, harabeye dönmüş bir yapı dikkatimi çekiyor. Kubbelerinden hamam olduğu anlaşılan bu yapı çevresindeki binaların arasında üvey evlat gibi duruyor. Hamamın enkaz yığını haline gelmiş kapısını bulup içeri girdiğimde o muazzam mimari yapının içler acısı haliyle karşılaşıyorum. Duvarları ağaç kökleriyle yıkılmış, yerler çöpten ve pislikten geçilmiyor. Yeri geldiğinde tarihimizle övünürken bu tarz tarihi binaların sahip çıkılmadan göz göre göre yok olmasına müsaade edilmesine nasıl izin veriliyor ve nasıl koruma altına alınmıyor gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Umarım yetkililer bir an önce bu hamamın farkına varır ve restorasyon çalışmalarına başlarlar…
DÜNYADA FINDIĞIN EN ÇOK ÜRETİMİ YAPILDIĞI YER FATSA'DIR
Karadeniz sahil kesiminde yerleşim yerleri bir birlerine çok yakındır. Ünye’yle Fatsa arası da 22 km’lik bir yol ve bisikletle bu yolu hiç zorlanmadan 1 saatte gidiyorum. Fatsa’da gözünüze çarpan yeşilliklerin hepsi fındık ağaçlarıdır. Fındık Fatsa’nın en önemli tarım ürünüdür. Halkın %80'i fındık tarımı ile geçimini sağlıyor. Dünyada fındığın en çok üretimi yapıldığı bölge Fatsa’dır. Hatta Fiskobirlik'in merkez binasının buraya kurulması düşünülmüş fakat çıkan bazı problemler sonrası Giresun'a kurulması kararlaştırılmış. Üretilen fındığın % 98’i pazarlanıyor. Özellikle son yıllarda, üretilen fındığın bir kısmı Ordu Soya Sanayisi’nde yağlık olarak kullanılıyor ve kalanı ise ihraç ediliyor. Fındık genellikle, fındık kırma fabrikalarında, iç fındık haline getirilerek ihraç ediliyor. Fındık üretimi, tarım sektörü içinde önemli bir yere sahip olmasının ötesinde fındığa bağlı sanayi kollarının da gelişmesini sağladığından önemli ölçüde istihdam yaratıyor ve kent ekonomisi içinde ciddi bir pay teşkil ediyor. Çikolata sanayi ve fındık kırma sanayi, başlıca fındığa bağlı sanayi kolları olarak öne çıkıyor. Fındık toplama sezonunu kaçırdığım için fındık bahçelerinde çalışan insanlara pek rastlayamıyorum. Ancak her evin önünde güneşte kuruması için serilen fındıkları görmek mümkün. Fatsa’da belediye başkan yardımcısı Muharrem Aktepe beni iki gün misafir ediyor. Orada uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı da görüyorum ve onunla birlikte Fatsa’ya yakın olan Ordu’nun Çamaş ilçesindeki yaylalara gidiyoruz. Gökyüzünün kara bulutlarla kaplanması yağmurun habercisi olduğu için Çamaş’a gitmemizle dönmemiz bir oluyor. Akşamüzeri Fatsa’ya döndüğümüzde Bisikletliler Derneği Fatsa temsilcisi Erkan Yurttaş’la da görüşüyoruz. Onunla da bir süre bisiklet üzerine sohbet ettikten sonra yol hikayelerimi yazmak için bilgisayarımın başına geçiyorum.
Ben kendimi kaptırmış yol hikayelerimi yazarken telefonum çalıyor. Arayan Habertürk’ün Spor Müdürü Erdem Erol. Erdem abi yolculuğum hakkında benimle telefonda yaklaşık bir saat röportaj yapıyor ve aynı gece yaptığı röportajı hemen yayına koyuyor. Erdem abi sağ olsun iki günde bir mutlaka beni arayarak bir ihtiyacım var mı diye soruyor ve uzakta olmasına rağmen bana yardımcı olabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor ve yapıyor da…
DAHA ÖNCE KENDİMİ HİÇ BU KADAR ÖLÜME YAKIN HİSSETMEMİŞTİM
Artık Fatsa’dan Ordu’ya gitme zamanı geliyor ve bisikletime binerek tekrar yollara düşüyorum. Ordu yolu düz görünmesine rağmen hafif bir eğim var. Bu eğimi ancak pedal çevirirken zorlandığınızda anlıyorsunuz. Ordu’ya girmek için yolumun üzerinde bulunan 3820 metre uzunluğundaki, Türkiye’nin en uzun tüneli Nefise Akçelik tünelini geçmem gerekiyor. En son Zonguldak’ta kısa bir tünele girmiştim ve ondan sonra karşıma hiç tünel çıkmamıştı. Bu tünele girmeden önce de kafamda Bolu Dağı tünelini canlandırıyorum. Kesin emniyet şeridi olan geniş bir tüneldir diye düşünüyorum. Ancak ilk hayal kırıklığını tünele vardığımda yaşıyorum. İki şeritli, emniyet şeridi olmayan ve beton mazgallarla yapılmış dar kaldırımı görünce bir korkuya kapılıyorum. Geri dönüşü olmadığı için mecburen o dar kaldırıma çıkarak pedal çevirmeye başlıyorum. Tünel içerisinde ilerledikçe nefes alış verişim değişiyor. Bana çarpacakmış gibi yakınımdan geçen araçlar, korna ve motor seslerinin tünel içinde yankılanarak dehşet bir gürültüye dönüşmesi bana ecel terleri döktürüyor. O an öyle bir korkuya kapılıyorum ki, artık bu tünelden çıkamayacağımı düşünmeye başlıyorum. Adrenalini en uçlarda yaşamak için Disneyland’da korku tüneline girmeye gerek yok, asıl gerçeğini Karadeniz Sahil Yolu boyunca gireceğiniz tünellerde fazlasıyla yaşarsınız. Eğer şanslı ve dikkatliyseniz diliniz bir karış dışarıda, yüzünüz sararmış ve yarı baygın bir halde kendinizi dışarı atarsınız…
O korku tünelini geçtikten sonra yokuş aşağı pedal çevirerek Ordu’ya giriyorum. Yerli halkın onurlu direnişiyle Karadeniz Sahil Yolu’nun geçemediği ve doğal yapısını koruyan tek il olan Ordu’yu görünce tünelde yaşadığım o korkuyu sineye çekiyorum. Bir de Ordu denince herkesin aklına şu meşhur ‘’Ordunun dereleri’’ adlı türkü gelir. Ben yukarı doğru akan bir dere görmüyorum, daha doğrusu aşağı akacak dere bile kalmamış. Çünkü HES’lerden dolayı dereler bir bir kuruyor. En son Meret Irmağı bundan nasibini almış ve dere yatakları binlerce balığa mezar olmuş…
PARAŞÜTLE ORDU SEMALARINDAYIM
Ordu sahilindeki o güzelim parklarda gezinirken paraşütünü toplayan Hüseyin abiyle karşılaşıyorum. Hüseyin abi uzaktan bakıldığında yeni iniş yapan bir paraşütçü gibi görünüyor ancak yanına gittiğimde paraşütü kontrol etmek için açtığını söylüyor. O paraşütü toplarken ben de gökyüzüne bakarak keşke ben de uçabilseydim diye bir iç geçiriyorum. Kendi kendime ‘’ulan paraşütçü adam yanında, böyle iç geçireceğine sorsana ona belki seni de uçurur’’ diyorum ve Hüseyin abiye ben de uçmak istediğimi söylüyorum. O da, ‘’Barış adında bir arkadaşım var yeni aldıkları paraşütü denemek için yarın bir uçuş gerçekleştirecekler ve kendilerine bir kurban arıyorlardı. Eğer o kurban sen olmak istiyorsan Barış’a söylerim seni yarın uçurur’’ diyor. O böyle söyleyince benim korkacağımı ve kabul etmeyeceğimi sanıyor ama ben hiç tereddüt etmeden ‘’O kurban ben olmak istiyorum’’ diyerek uçmak istediğimi yineliyorum. O da, ‘’peki, bunu sen istedin’’ diyerek Barış’ı arıyor ve Barış da yarın hava şartları uygun olduğunda beni uçuracağının sözünü veriyor. Biz Hüseyin abiyle çayımızı içerken benim Ordu’da olduğumu öğrenen gazeteciler cemiyeti başkanı Recep Aydın arıyor. Yarım saat sonra Recep Bey yanında Ordu’daki yerel gazetecilerle birlikte gelip beni bulunduğum parktan alıyorlar. Etrafımda bir anda onlarca gazeteci ve televizyoncu toplanıyor ve hepsine ayrı ayrı röportaj veriyorum. Ordu’da o kadar gazeteciyi bir arada görünce şaşırıyorum. Daha sonra Recep Bey’den Ordu’da 300’e yakın sigortalı gazeteci olduğunu öğrenince donup kalıyorum. Neyse, o gece Recep Aydın beni misafir ediyor. Ertesi sabah onunla birlikte önce şehir merkezini geziyoruz ardından Boztepe’ye çıkıp Ordu’yu yukardan izliyoruz. Öğlene doğru Barış’la şehir merkezinde buluşup paraşütle uçmak için tekrar Boztepe’ye çıkıyoruz. Hava uçmak için müsait ama gökyüzündeki kara bulutlar rengini denize verdiği için deniz hafif koyu görünüyor. İlk defa paraşütle uçacağım ve bu yüzden biraz da heyecanlıyım. Hayatında hiç uçmamış ve tecrübesi olmayan bir adamı elbette tek başına uçurmayacakları için bana Barış eşlik ediyor ve iki kişilik paraşütü uçuşa hazır hale getiriyoruz. Barış bana pilotluk yapacak ve o ne derse ben de ona uymak zorundayım. Son hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Barış’ın koş komutuyla Boztepe’deki yamaçtan aşağı doğru koşmaya başlıyoruz ve bir anda ayaklarımız yerden kesiliyor. Ayaklarım yerden kesiliyor ama ‘’tamam oturabilirsin’’ komutu gelene kadar ben hala hava boşluğunda koşmaya çalışıyorum. Gökyüzünde kuşlar gibi süzülüp uçmanın zevkini yaklaşık 15 dakika kadar yaşıyorum. Bu kısa zamanda bir taraftan fotoğraflar çekiyorum bir taraftan da ayaklarımın altında olan o muhteşem güzelliği izleyip uçmanın keyfini çıkarıyorum. Yere indikten sonra hadi bir kere daha deneyelim demek istiyorum ancak gitme vaktimin çoktan geldiğini fark ediyorum. Bana bu duyguyu yaşattığı için Barış’a teşekkür edip Ordu’dan ayrılıyorum.
Günler öncesinden hiç tanımadığım biri sürekli telefonla arayarak Giresun’un Görele ilçesine geldiğimde beni mutlaka misafir etmek istediğini söylüyor. Onun ses tonundaki samimiyetine güvenerek ben de Görele’ye gittiğimde onun misafiri olacağıma söz veriyorum. Ama önce Giresun merkezde Şırnak’ta birlikte askerlik yaptığım asker arkadaşım Seçkin Çamcı’yla buluşuyoruz. İki asker arkadaşı askerden sonra ilk defa görüşüyorlarsa muhabbetin içeriği genel olarak askerlik anıları olur. Biz de gece geç saatlere kadar askerlik anılarımızı anlatıp durduk. Bu anıların başkaları tarafından dinlenildiğinde ne kadar sıkıcı olduğunu biliyorum. Rahat olun size de anlatıp kafanızı şişirmeyeceğim ve Giresun’dan çıkıp yol hikâyelerime devam ediyorum…
ŞİDDETLİ YAĞMUR VE ÜST ÜSTE PATLAYAN TEKERLEK
Giresun’dan Görele’ye giderken hava gayet açık ve güneşliydi. Ancak Espiye’ye vardığımda Karadeniz üzerinde gelen kara bulutları görünce bir petrol istasyonunda durup denizin çok uzaklardan bulutlarla birlikte dalgalanarak gelişini fotoğraflamak istiyorum. Önce bisikletimi petrol istasyonundaki çalışanlara bırakıyorum ardından sahile giderek fotoğraflar çekiyorum. Yola devam etmek için bisikletime bineceğim sırada petrol çalışanları en geç 20 dakika içerisinde yağmur yağacağını ve gitmememi tembihliyorlar. Onlar bu bulutları ve yağmurları iyi tanıyorlar hatta içlerinden biri Rusya’dan gelen bu yağmurlar için Putin yağmurları diyor. Çok geçmeden tıpkı onların dediği gibi ‘’Putin Yağmurları’’ yağmaya başlıyor. Ohh be! iyi ki yola çıkmadım, yoksa asfaltta bisiklet süren balığa dönecektim. Yaklaşık üç saat boyunca yağmurun dinmesini bekliyorum ama yağmur şiddetini arttırarak yağmaya devam ediyor. Bu bekleyiş esnasında petrol çalışanları bana yemek verip geceyi de orada geçirmemi istiyorlar. Ancak Görele’de bekleyenlerim olduğu için yağmur dinmese bile karanlığa kalmadan yola devam etmeye karar veriyorum ve bisikletimin yanına gittiğimde arka tekerleğin patladığını görüyorum. Haydaaa! al başına belayı. Hemen tekerleği söküp patlağı yamaladıktan sonra yağmurluğumu giyinip Görele’ye doğru pedal çevirmeye başlıyorum. Yağmur o kadar çok yağıyor ki, giyindiğim yağmurluğun zerre kadar faydası olmuyor ve tepeden tırnağa sırılsıklam oluyorum. Bir süre sonra karşıma çıkan bir çay bahçesine kendimi atıyorum. Orada da yarım saat bekliyorum ama yağmurun dineceği yok. Madem ıslanmışım, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın deyip tekrar bisikletime binerek yola devam ediyorum. Birkaç km daha gittikten sonra hiç sevmediğim o uzunca tünellerden birini görünce seviniyorum. Allah’tan hava yağmurlu olduğu için öyle yoğun bir araç trafiği de yok, bu nedenle tünelden çok da fazla korkmadan rahatça geçiyorum. Dışarı çıktığımda ise gördüğüm manzara karşısında şok oluyorum. Çünkü benim iflahımı kesen yağmurun zerresi bu tarafa yağmamış. Çabucak üzerimdeki yağmurluğu çıkarıp, var gücümle pedallara asılarak Tirebolu’yu geçiyorum. Görele’ye 5 km varken arka tekerleğim yine patlıyor. ‘’ulan sırası mıydı şimdi’’ deyip tekerleği söküyorum ve kocaman bir yırtığı olan iç lastiği yenisiyle değiştirip yola devam ediyorum. Biraz sonra telefonum çalıyor, arayan kişi beni misafir edecek olan Cüneyt ve arkadaşları. Onlar da beni merak etmişler ve arabayla karşılamaya geleceklerini, tam olarak nerede olduğumu soruyorlar. Koordinatlarımı bildirdikten beş dakika sonra onlarla buluşup nihayet iftar vakti Görele’ye giriyoruz.
SİS DAĞI'NDA SİS YAĞMUR OLUP BAŞIMIZA YAĞIYOR
Yolda ne badireler atlattığım her halimden belli oluyor. Önce Cüneyt’in çalıştığı internet cafeye gidip Görele MTB Ekibi’nden Alper, Yusuf, Adem, Serdar, Serkan ve diğerleriyle tanışıyorum. Ardından Pideci Yusuf’un benim için hazırladığı nefis Görele pidelerini yiyoruz ve Cüneyt’in evine geçiyoruz. Duşumu alıp üzerimi değiştirdikten sonra bir çay bahçesinde oturup diğer arkadaşlarla da görüşüyoruz ve yarın sis dağına gitmek için planlarımızı yapıp evlere dağılıyoruz. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltımızı yaparak Sis Dağı’na çıkmak için son hazırlıklarımızı yapıyoruz ve Serdar’ın arabasıyla yola koyuluyoruz. Önce Şalpazarı sonra diğer köyler ardından yavaş yavaş Sis Dağı’nın zirvesine doğru çıkıyoruz. Sis Dağı’nı; gökyüzü masmavi, bulutlar ayağımın altında diye hayal ediyordum ama ne hikmetse biz oraya vardığımız gibi o sis yağmur oldu başımıza yağdı. Bu da yetmezmiş gibi arabanın da tekerleği patladı. O kadar şanslıyız ki arabadaki kriko da kısa gelmesin mi? Hemen organize olup arabayı kendi gücümüzle kaldırıyoruz ve patlayan tekerleği değiştirmeyi başarıyoruz. Bisikletin selesinde oturmaktan yorulan kıçım yumuşak bir yere oturunca anında uykumu getiriyor. Sis Dağı’ndan aşağı nasıl indiğimizi hatırlamıyorum, öylece arabada uyuya kalmışım. İlçe merkezine geldiğimizde beni uyandırıyorlar ve çarşıdan mangal yapmak için malzemelerimizi alıp sahile giderek mangal keyfi yapıyoruz. Görele’de kaldığım iki gün boyunca beni misafir edip, dostluklarını, ekmeklerini, evlerini paylaşan bu arkadaşlarla vedalaşıp Trabzon’a doğru yola çıkıyorum…
AKSİLİKLER PEŞİMİ BIRAKMIYOR
Aksilik bu ya, Trabzon’a giderken Vakfıkebir’e 5 km kala bisikletimin arka tekerleği tekrar patlıyor. Görele’de pompam kırıldığından dolayı patlayan tekerleği maalesef onaramıyorum ve yoldan geçen araçlara beni en yakın yerleşim yerine götürmeleri için otostop yapıyorum. Tabi otostop yaptığım araçların bisikletimi alabilecek bir arka kasası olması gerekiyor. El kaldırdığım ilk dört araç hızlarını bile düşürmeden yanımdan hızla geçiyorlar. Nihayet bir yük minibüsü duruyor ve bisikletimi bindirerek Vakfıkebir’deki bir bisikletçiye gidiyoruz. Tekerleği söküp iç lastiği çıkardığımda üç ayrı yerden patladığını görüyorum. Bu kadar fazla patlak vermesinin nedeni ise dış lastiğin iç tarafına giren küçük tel parçacıklarıymış. Dış lastiği temizleyip, iç lastiği de onardıktan sonra Trabzon’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Pedal çevirirken açlıktan bacaklarımın güçsüz düştüğünü hissedebiliyorum. Bir yerlerden atıştıracak bir şeyler bulmam gerekiyor ancak herkes oruçlu, kimden nasıl yiyecek isteyebilirim ki? En iyisi kendimi Trabzon’a atayım zaten Öznur’un babası Adil amca beni almaya gelecek, eve gittiğimizde ise Aysel teyzenin yaptığı nefis yemekleri büyük bir iştahla mideye indiririm diye düşünürken yol kenarında kocaman bir incir ağacına gözüme ilişiyor. Hemen bisikletimi emniyet şeridindeki bariyerlere yaslayıp o incir ağacına doğru koşuyorum. Mevsim tam da incir mevsimi, ağaçtaki sulu ve koyu renkli incirlerin her biri ‘’beni ye, beni ye’’ diye birbirleriyle yarışıyorlar sanki. Affeder miyim hiç, dalından taze taze koparıp, büyük bir iştahla indiriyorum mideye incirleri. Açlığımı biraz da olsa yatıştırdıktan sonra Trabzon’a kadar hiç durmadan asılıyorum pedallara.
TRABZON'DAKİ AİLEM
Şehir merkezine vardığımda Adil amcayla buluşup Karakaya köyüne gidiyoruz. Eve vardığımızda bizi Aysel teyze, Öznur ve Toprak kapıda karşılıyor. Öznur’u önceki yazılarımdan da tanıyorsunuz. Aslen Trabzon’lu olmasına rağmen doğma büyüme İstanbul’ludur ve benim en yakın arkadaşlarımdan biridir. Karakaya köyünde evleri ve fındık bahçeleri var. Adil amca, Aysel teyzeyi ve diğer çocuklarını da alarak iki ayda bir mutlaka buraya kafa dinlemeye gelirler. Şansıma ben Trabzon’a giderken onlarda orada olduğu için Trabzon’da kaldığım sürece onların misafiri oluyorum.
Sümela Manastırı’nda Türk hat sanatıyla yazılan isimler ve şiirler
Karadeniz Bölgesi’nde çektiğim fotoğraflarla düzenleyeceğim serginin ön hazırlıklarını yapmalıyım. Bu yüzden en az bir hafta Trabzon’da kalarak bu işlerimi halletmem gerekiyor. Hafta sonu ve zafer bayramı tatilleri araya girdiği için resmi işlerime ancak üç gün sonra başlayabiliyorum. Bu üç gün ise Trabzon’u gezip tanıyabilmem için bana bir fırsat oluyor. İlk olarak Öznur’la Sümela manastırına gitmek istiyoruz ancak sabah geç uyandığımızdan dolayı şehir merkezine indiğimizde manastıra giden arabayı kaçırıyoruz. Biz de sahildeki bir çay bahçesine inip birer kahve içiyoruz. Bu sırada uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımın da Trabzon’da olduğunu hatırlıyorum ve telefonla arayarak onu oturduğumuz çay bahçesine çağırıyorum. O günü akşama kadar ben Öznur ve Sena birlikte geçiriyoruz. Ertesi gün biraz erken uyanıp Sümela manastırına gidiyoruz. Trabzon’a yolu düşen herkesin mutlaka görmesi gerektiği bu manastır, Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Milli Parkı sınırları içerisindedir. Milattan sonra 4. yüzyılda 2 rahip tarafından inşaasına başlanmış ve tarihin birçok döneminde değişik eklentiler yapılarak şekli değiştirilmiştir. Sümela Manastırı Meryem Ana Deresi’nden 300 metre yukarıda vadiye hakim ve dik bir tepe üzerindeki kayalıklar oyularak inşa edilmiştir. Bu oyularak inşa edilen hali sadece içerideki tapınak ve çevresindeki birkaç ufak yapıyı kapsamaktaymış. 9. Yüzyıldan sonra zamanla büyüyen bu yapı 72 oda ve büyük bir kütüphaneye sahip bir manastıra dönüşmüştür. Sümela Manastırı Ortodokslar için kutsal bir mekandır ve buraya gelenler hacı olduklarına inanıyorlar. Ne yazık ki tarihi değerlerimize sahip çıkmadığımız için bu yapı da tahrip edilmiş duvarlarındaki freskler sökülmüş hatta 20. Yüzyılın Türk hat sanatıyla duvarlarına isimler ve aşk şiirleri yazılmış… 40 yıldır devam eden restorasyon çalışmalarından dolayı sadece yüzde onu ziyaret edilebiliyor. Muhteşem bir manzarası olan manastırdan aşağı inerken Meryem Ana Deresi’nin sesiyle de insanın içini tatlı bir huzur kaplıyor…
Başımdaki buff ve sakallarımla özdeşleşmişim!
Öğleden sonra şehir merkezine döndüğümüzde dinlenmek için bir kafede oturuyoruz. Biz Öznur’la oturmuş kahvelerimizi içerken beni tanıyan iki genç yanımıza yaklaşarak selam veriyor. Onları da masamıza davet edip sohbete devam ediyoruz. Bu defa başka biri daha gelerek, ‘’Hasan Söylemez hoş geldin, seni sakalından ve başına taktığın buff’dan tanıdım.’’ Diyor. Geçtiğimiz hafta bana gelen bir mailde şöyle yazıyordu:’’ Trabzon’a geliş tarihinizi söylerseniz size bir sürpriz yapabiliriz. Sinek Kafe Trabzon’’ Tesadüf bu ya, farkında olmadan davet edildiğim o kafede oturuyoruz ve yanımıza gelen kişi de beni davet eden kafenin sahibi Tuncay Akçair. Onu da aramıza alıyoruz ve gece geç saatlere kadar süren matrak muhabbetlerle kendimizden geçiyoruz. Sonraki günler Tuncay’ın eşi Elife ve yeni doğan bebekleri Uzay’la da tanışıyoruz. Bize gösterdikleri sıcak ilgi için onlara buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.
SERGİ HAZIRLIKLARI
Hafta içi mesai başladığında ise çok yoğun bir koşuşturma içerisinde açacağım sergi için görüşmelere başlıyorum. Önce Vali Recep Kızılcık’la görüşüp sergi için yer tahsisi talebinde bulunuyorum. Sağ olsun beni kırmıyor ve hem Trabzon Sanat Evi’ni kullanabileceğimi hem de her konuda destek vereceğini belirtiyor. Sonra Vali Kızılcık ve balıkçılarla birlikte denize açılıp Vira Bismillah diyerek balık avlama sezonunu başlatıyoruz. Ertesi gün fotoğrafların baskısını yapacağımız Vizyon Bilgi İletişim Ürünleri şirketinden Fahri Gümüştekin’le görüşüyoruz. O sırada yanımıza Forum Trabzon’un halkla ilişkiler uzmanı Esma Sezeroğlu da geliyor. Esma hanım projemi duyunca hemen fotoğraf baskılarının sponsorluğunu üstleniyor ve sergiyi Forum Trabzon’da devam ettirebileceğimi söylüyor. Onun bu jestine tabii ki hayır diyecek değilim. 25 Eylül’de Trabzon Sanat Evi’nde açılacak olan serginin 10 gün sonra Forum Trabzon’da devam etmesine karar veriyoruz. Diğer günlerde yine koşuşturmalar ve görüşmelerle geçiyor. Oradaki işlerimi hallettikten sonra sergi gelirlerini bağışlayacağım Kansere Umut Vakfı Başkanı Mehmet Öktem’i arayarak müjdeyi veriyorum. Mehmet Bey’in telefonda ne kadar duygulandığını ve sesinin titrediğini hissedebiliyordum. Son olarak Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ergun Ata ve diğer gazetecilerinde katılımıyla bir basın toplantısı düzenleyip serginin duyurusunu yapıyoruz.
Bu yoğun tempodan sonra artık Trabzon’dan ayrılıp Karadeniz turumu tamamlamak üzere yola çıkmanın vakti geliyor. Aysel teyzenin sıcak yemekleri, adil amcanın hoş sohbetleri, Toprak’ın oyunları ve Öznur’un yakın ilgisiyle bulduğum aile sıcaklığını arkamda bırakarak, yağmurlu havada Rize’ye pedal basıyorum…
Not 1: Fotoğraf sergisi 25 Eylül 2010 saat 13:30’da Trabzon Sanat Evi’nde açılacaktır. Bu sergiye herkes davetlidir.
Not 2: Karadeniz Bölgesi’ni tamamlayıp Ardahan’a kadar geldim. Yol hikayelerimi biraz gecikmeli de olsa paylaşmaya devam edeceğim. Ardahan’da bisikletimi bırakıp sergi için otobüsle Trabzon’a gidiyorum, sergiden sonra tekrar otobüsle Ardahan’a dönüp kaldığım yerden pedallara asılıyorum.
Not 3: Nerede olduğum ve ne yaptığımla ilgili güncel bilgileri http://twitter.com/hasansoylemez ve www.hasansoylemez.com adreslerinden takip edebilirsiniz.
YOL HİKAYELERİ9-10 VE 11. HAFTA
Şiddetli yağmurlar ve hastalık!
Doğu Karadeniz, Karadeniz Bölgesi’nin en dağlık, en fazla yağış alan ve nem oranının en yüksek olduğu bölümüdür. Gazete ve televizyonlarda bu bölgedeki aşırı yağışlardan dolayı meydana gelen sel ve heyelanların bölge halkına ne kadar zarar verdiğini görmüş ve okumuşuzdur. Burada yağmur dinsin de yoluma devam edeyim deme şansınız yoktur. Şayet yağmurun dinmesini bekleyeceğim diyorsanız günleri ve haftaları gözden çıkarmanız gerekiyor. Doğu Karadeniz’de bunları yaşayacağımı bildiğimden dolayı Trabzon’dan Rize’ye gideceğim gün yağan yağmura aldırış etmeden yağmurluğumu giyinip yola çıkmaya karar veriyorum. Trabzon’da kaldığım bir hafta boyunca beni evlerinde misafir eden Öznur, babası Adil Amca ve annesi Aysel Teyze Trabzon’un çıkışına kadar bana arabalarıyla eşlik edip yolcu ediyorlar. Karadeniz’in hırçın dalgaları kayalıkları döverken çıkan sesin ritmi ve yağan yağmurun hoşurtusuyla oluşan melodiye kendimi kaptırmış pedal çevirirken bir petrol istasyonunun önünde gelişimi videoya kaydeden birini fark ediyorum. Biraz daha yaklaştığımda bu kişinin Sinek Kafe’nin sahibi Tuncay Akçair olduğunu anlıyorum. Tuncay fanatik bir Trabzonspor taraftarıdır. Beni Trabzon’un çıkışında beklemesinin çok anlamlı bir nedeni var. Yanında getirdiği poşeti açıp içinden bir Trabzonspor atkısı çıkararak bana uzatıyor ve bu atkıyı gördüğüm ilk Trabzonsporlu çocuğa vermemi istiyor. Onun bu talebini seve seve yerine getireceğime söz veriyorum ve o atkıyı özenle katlayıp çantama koyduktan sonra Rize’ye doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Yağmur gittikçe şiddetini artırıyor, giyindiğim yağmurluğun hiçbir etkisi olmadığı gibi yanımdan geçen araçların sıçrattığı suyla da sırılsıklam oluyorum. Gözlüğümün iç tarafı nefesimin sıcaklığıyla buharlaşırken dış tarafı da yağmur damlacıklarıyla kapanıp görmemi zorlaştırıyor. Asfalttaki su birikintilerine girdikçe hızım yavaşlıyor ve pedal çevirmek için daha fazla efor sarf etmem gerekiyor. Bir taraftan üşürken bir taraftan da kan ter içinde pedal çevirmeye çalışıyorum. Sürmene’’ye vardığımda bir dinlenme tesisine girip soluklanıyorum. Tesis çalışanları ve müşterilerin bana acıyarak baktıklarını hissedince ben de kendi halime gülüyorum. Bana ikram edilen bir bardak sıcak çayı içtikten sonra vakit kaybetmeden tekrar bisikletime binip, yağmura meydan okurcasına, ıslak asfaltı eze eze pedal çeviriyorum. Of, İyidere, Derepazarı derken 35 km hiç durmadan, yağmur altında pedal çevirip nihayet Rize’ye varıyorum. Rize merkezde yağmur şiddetini düşürmüş hafifçe serpiştiriyor, ben ise soğuktan tir tir titremeye başlıyorum. Birkaç hafta önce Rize’deki sel felaketinin verdiği korkuyla da dışarıda çadır kuramayacağımı biliyorum. Böyle zor durumlarda kaldığım zaman mecburen kamu kurum ve kuruluşlardan yardım istiyorum. Belediyeye giderek basın ve halkla ilişkiler müdürü Fahrettin Bey’le görüşüp kalacak yer konusunda yardımcı olmalarını istiyorum. Sağ olsun bana bir otelde yer ayırttırıyor. Otelde üzerime yapışan elbiseleri çıkartıp duş aldıktan sonra uyumak için yatağa geçiyorum. Ancak gün boyunca yağmur altında ıslandığımdan dolayı hafiften üşüyorum ve ara ara öksürüyorum. Sabaha kadar öksürmelerim ve üşümem bir türlü geçmiyor. Sabah uyandığımda sesimin kısıldığını ve tir tir titrediğimi fark ediyorum. Camdan dışarı baktığımda yağmurun devam ettiğini görünce tekrar yatağa dönüp battaniyenin altına girerek ısınmaya çalışıyorum. O gün akşama kadar otelden çıkmıyorum. Ertesi gün hava biraz açınca çıkıp çarşıda biraz dolaşıyorum. Biraz sonra telefonum çalıyor, arayan Amasra’da Barış Akarsu’nun evinde tanıştığım Hasan Güçlü.
Hasan benim Rize’de olduğumu öğrenmiş ve kendi köylerinde misafir etmek istediğini söylüyor. Öğleden sonra Hasan’la buluşuyoruz ancak onun evi Çayeli’ne bağlı Çilingir Köyü’nde olduğu için ve ben hasta bir halde pedal çeviremediğim için o gün köye gitmiyoruz. Birlikte Rize Kalesi’ni gezdikten sonra ertesi gün onların köyüne gideceğime söz verip Hasan’ı yolcu ediyorum. Akşam yemeğini belediyenin kurduğu iftar çadırında yiyip otele dönüyorum. İlk yardım çantamdan vitamin ve soğuk algınlığına iyi gelen ilaçlarımı da içip uyuyorum.
‘’Rize’de haftada iki defa yağmur yağar biri üç gün, diğeri dört gün sürer.’’
Biliyorsunuz Rize denince akla ilk gelen şey çaydır. Türkiye’deki çay üretimin neredeyse tamamı Rize’de yapılıyor. Trabzon’un Of ilçesinden Rize’ye girdiğiniz andan itibaren gördüğünüz yeşilliklerin hepsi çaylıklardır. Biz çay bahçesi diyoruz fakat orada yaşayanlar çay yetiştirdikleri alanlara çaylık diyorlar. Şehir merkezi ve yol kenarlarında onlarca çay fabrikasına rastlamak mümkün. Zaten Rize sınırları içerisinde bulunduğunuz sürece fabrikalarda işlenen çayın o ıslak kokusunu hemen hissedersiniz. Çay, bol yağış ve nem ister. Rize çay yetiştiriciliği için en ideal yerdir. Gökyüzünde kara bulutların olmadığı anlara rastlamak çok nadirdir. Hemen hemen her gün yağmur yağar. Hatta Rize’liler buna karşı çıkıp derler ki; ‘’Rize’de haftada iki defa yağmur yağar biri üç gün, diğeri dört gün sürer.’’ İnsanları da pratik zekalı ve çok komikler. Aslında çok ciddiler. İşte komik olan ise onlarla yaşadığınız komik olaylardaki ciddiyetleridir. Duyduğunuz Karadeniz fıkralarının çoğu Trabzon ve Rize’de geçer. Şiveleri ise ilçeden ilçeye, köyden köye değişir. Yüksek sesle konuşurlar ama siz bir şey anlamazsınız. Alfabedeki C ve U harflerini o kadar çok kullanırlar ki, bu harflerin Rize’li olduğunu sanırsınız. İftar çadırında yemek yerken kendi aralarında yüksek sesle konuşan bir gruba kulak misafiri oldum. İçlerinden biri ce-ci-cu diyor, diğerleri kahkalara boğuluyor. Yahu bunlar ne konuşuyor ne anlatıyor diye biraz daha kulak kabartıyorum ama ce-ci-cu’dan başka hiçbir şey anlamıyorum. Kesinlikle onların böyle konuşmasını yadırgamıyorum aksine güzel ülkemin çeşitliliğini gördüğüm için gurur duyuyorum.
SEL VE HEYELANLARDAKİ ÖLÜMLER BÖLGE HALKININ KADERİ DEĞİL
Neyse Çayeli’nde Hasan’la buluşmak üzere Rize’den yola çıkacağım sırada otelin önünde gördüğüm Erdem adında bir çocuğa Tuncay’ın bana emanet ettiği Trabzonspor atkısını veriyorum… Önceki gün bir çay firmasının genel müdüründen çay fabrikasında çekim yapmak için de izin istemiştim. Yolumun üzerinde o çay fabrikasına uğrayıp, çayın nasıl işlenip sofralara hazır bir hale getirilişini de fotoğraflıyorum. Ardından üç hafta önce sel ve heyelan felaketiyle 13 kişinin hayatını kaybettiği Gündoğdu ilçesine giriyorum. Aradan üç hafta geçmesine rağmen sel felaketinin en derin izlerini hala görebiliyorsunuz. Yıkılan evler, toprakla birlikte kayıp giden çay bahçeleri, çamurlar içindeki ev eşyaları ve o eşyaları ve evlerini çamurdan temizleyeme çalışan sel mağdurları… Maden ocaklarındaki göçüklerde ve grizu patlamalarındaki ölümler nasıl madencilerin kaderi değilse, Türkiye’nin en bol yağış alan bölgesindeki sel ve heyelanlardaki ölümler de o bölge halkının kaderi değil. Bütün bunlar yeterli önlem alınmadığından kaynaklanıyor…
ATEŞİM YÜKSEK VE SÜREKLİ ÖKSÜRÜYORUM
Çayeli’nde Hasan’la buluşup Çilingir Köyü’ne gidiyoruz. Çay bahçelerinde tulum eşliğinde horon tepilecek ve ben de onları fotoğraflayacaktım. Ne yazık ki kapalı hava buna müsaade etmiyor ve çok geçmeden tekrar yağmur yağmaya başlıyor. Hasan’ın annesinin pişirdiği lezzetli yemekleri yiyip geç saatlere kadar sohbet ediyoruz. Sabah uyandığımızda tulumlu horonlu fotoğraf çekmek için havanın müsait olmadığını görünce artık çekimden vazgeçiyoruz ve ben Ardeşen’e doğru yağmurlu havada pedal çevirmeye devam ediyorum. Ardeşen’e vardığımda ayakta duracak halim kalmıyor. Sürekli öksürüyor, ateşimin yükseldiğini hissediyorum. Doktorumla telefonda görüştüğümde ilaçlarımı düzenli bir şekilde içip en az bir hafta dinlenmem gerektiğini söylüyor. Tanıdıklar vasıtasıyla Ardeşen’de üç gün öğretmen evinde kalıp hastalığımın geçmesini bekliyorum. Ancak ne havalar düzeliyor ne de benim hastalığım geçiyor. Dışarı çıkıp fotoğraf bile çekemiyorum. Öğretmen evinde tıkanıp kalmak canımı sıkınca daha fazla dayanamayıp bayram arifesinde bisikletime binerek yine yağmurlu havada Artvin’in Arhavi ilçesine geçiyorum.
Gürkan Genç’i duymuşsunuzdur. O da bisikletin bir ulaşım aracı olarak kullanılabileceğine dikkat çekmek için 3 Nisan’da Samsun’dan Japonya’ya gitmek için tek başına bisikletiyle yola çıkmıştı. Bana mail atmış eğer Arhavi’ye gidersem akrabalarını ziyaret etmemi, beni göreceklerine çok sevineceklerini söylemişti. Ben de Arhavi’de onun akrabalarını ziyaret ediyorum. Benim parasız gezdiğimi duyduklarında cebime para bile koymaya kalkışıyorlar ancak bunu kabul etmiyorum. Benimle çok yakından ilgilenip karnımı doyurduktan sonra yolcu ediyorlar.
Hopa’da kalacak yer bulamayınca yağmur altında bir o yana bir bu yana dolanıp duruyorum!
Öğleden sonra Hopa’ya vardığımda ilçe merkezinde bisikletimle birkaç tur atıyorum. Burada özellikle birkaç gün kalmak istiyorum. Çünkü Kazım Koyuncu’nun mezarını ziyaret etmek ve ailesiyle tanışmak istiyorum. Sarp Sınır Kapısı’nda çekim yapmak, bayramın nasıl bir havada geçtiğini görmek istiyorum. Ancak Hopa’da kalacak bir yer bulamıyorum. Yağmur her zamanki gibi çadır kurmama izin vermiyor, çarşıda bir o yana bir bu yana dolanıp duruyorum. Birkaç otele gidip çalışma karşılığında uyumam için yer vermelerini istiyorum kabul etmiyorlar. Ne yapacağımı şaşırmış ve çaresiz bir vaziyette kara kara düşünürken basın danışmanlığımı yapan Ebru Satır’ı, müzisyen olan yakın dostum Volkan Doğan Kayıkçı’yı ve Habertürk’ün spor müdürü Erdem Erol’u arıyorum. Üçü de on dakika sonra seni ararız deyip bana kalacak yer bulmaya çalışıyorlar. İlk arayan Erdem abi oluyor. Hopa’daki Doğu Matbaası’nın sahibi ve gazeteci Yüksel Yeğin’in beni misafir etmek için beklediğini söylüyor. Sonra Ebru arıyor o da arkadaşıyla görüşmüş ailesinin beni misafir edebileceğini ama köylerinin 20 km uzakta olduğunu söylüyor. Son olarak Doğan arıyor o da Kazım Koyuncu’nun kardeşi Niyazi’yle görüşmüş fakat ailesinin şehir dışında olduğunu döndüklerinde beni misafir edebileceklerini söylüyor. O an en mantıklı olan Erdem abinin önerisi oluyor. Çünkü hava kararmış ve benim acilen sığınacak bir yere geçmem gerekiyor. Hemen Doğu Matbaası’na gidip Yüksel Yeğin’le buluşuyorum ve iki gün onun misafiri oluyorum…
GÜRCİSTAN'A PASAPORTSUZ KAÇAK GİRİŞ YAPIYORUM
Bayramın ilk günü hava biraz açınca bisikletime binerek Sarp Sınır Kapısı’na doğru yola çıkıyorum. Hep televizyonlarda görmeye alışık olduğumuz sınır kapılarındaki kilometrelerce uzunluğundaki tır kuyruklarıyla karşılaşıyorum. Bayramı aileleriyle geçirmeleri gereken aile babalarının ekmek parası için günlerce bu kuyruklarda bekleyişlerine şahit oluyorum. Kimisi şoför mahallinde başını ellerinin arasına almış uykulu gözlerle sıranın kendisine gelmesini beklerken, kimisi de tünelin içinde iskemlesini kurmuş, tırın ön tekerleklerinin yanındaki küçük bagajı sehpa yaparak yemek pişirmek için sebze doğruyor. Tır katarlarını geçip sınır kapısına ulaştığımda Gürcistan’a girmek için sıra bekleyenlerin sadece tır şoförleri olmadığını anlıyorum. Yüzlerce kişi ellerinde pasaportları sıranın bir an önce kendilerine gelmelerini sabırsızlıkla bekliyorlar. Kapı o kadar kalabalık ki güvenlik görevlileri bu kalabalık kitleyi düzgün sıraya koymak için güçlük çekiyorlar. Madem buraya kadar gelmişim o halde bir ayağım Türkiye’de bir ayağım Gürcistan’da sınırın tam ortasında bir fotoğraf çekileyim diyorum. Fakat yanımda pasaportum olmadığı için bunu yapmamın imkansız olduğunu da biliyorum. Ne yapıp edip karşıya geçmem gerekiyor diyorum ve o kargaşadan yararlanıp birinci kapıyı çaktırmadan geçiyorum. İkinci kapıya vardığımda yine kalabalığın arasından bir şekilde sıyrılıp geçiyorum. Evet, artık üçüncü kapıya geliyorum. Bu kapıyı geçtiğim anda Gürcistan sınırlarına girmiş olacağım. Yalnız burayı geçmem biraz zor, çünkü güvenlik görevlisi sayısı fazla ve onların dalgın olduğu bir anı yakalamam gerekiyor. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; sınır kapısında fotoğraf çekmek yasak. Elinizde fotoğraf makinasının olduğunu gördükleri anda hemen uyarıyorlar. Ben de makinamı çantamdan henüz çıkarmamışım. Bir anda güvenlik görevlisinin dalgınlığında faydalanıp bisikletimin pedallarını hızlı bir hareketle çeviriyorum ve o üçüncü kapıyı geçerek Gürcistan sınırlarına giriyorum. Henüz elimi çantama atıp makinamı çıkarmadan güvenlik görevlisine yakalanıyorum. Heyecandan kalbim küt küt atarken bakın aramızda nasıl bir diyalog geçiyor.
- Heyy!
- Efendim!
- Türk müsün?
- Evet.
- Pasaport?
- Abi pasaport yok.
- Nasıl pasaport yok, ne işin var burada, nasıl geldin buraya kadar?
- Abi gözünü seveyim bak İstanbul’dan buraya bisikletle geldim. Şuracıkta bir fotoğraf çekilip çıkacam.
- Lan manyak mısın sen, hem pasaport yok hem de fotoğraf çekip çıkacam diyorsun.
- Abi gözünün yağını yiyim, sadece bir fotoğraf.
- (kolumdan tutup çekerek) gel lan buraya.
- Abi fotoğraf, sınır, ka…
- Bak hala fotoğraf diyor.
- Abi fot…
- (beni zorla geri çekerek) başımı belaya mı sokacan lan! S.tir git buradan.
- ....
- Bla bla bla…
Sıra bekleyen pasaportlu vatandaşların şaşkın bakışları arasında saniyeler içerisinde yaka paça sınır dışı ediliyorum. Sınırın tam orta yerinde fotoğraf çekilemiyorum ancak bisikletimle sınırları aştığım için kendimle gereksiz! bir gurur duyarak kapıdan biraz uzak bir yerde fotoğraf çekiliyorum…
KİMİ SEVERSEK ERKEN TERK EDİYOR BİZİ
Sarp Sınır Kapısı’ndan Kazım Koyuncu’nun doğduğu ve mezarının bulunduğu Hopa’ya bağlı Sugören köyüne gidiyorum. Köylüler Kazım’ın annesi ve babasının yaşadığı evi gösteriyorlar. Ancak evde kimse olmadığı için oradaki bir köy kahvehanesinde oturup bekliyorum. Kazım Koyuncu’yu hepiniz tanıyorsunuzdur. Tanımasanız bile vapurda, otobüste, markette, sokakta herhangi bir yerde mutlaka bir şarkısını, türküsünü dinlemişsinizdir. O da Çernobilin azizliğine uğramış her Karadenizli gibi talihsizdi. Televizyon ekranlarında çay içen, yabancıların radyasyonlu diye almadığı; elde kalan fındıkları okullarda dağıtanların kurbanı oldu. Bu memleketin en yeşil dağlarının, en kara bulutlarının, en deli dalgaların çocuklarının kalbine, nefesine, içtikleri suya zehirli ellerle dokunanların kurbanı. Kazım gibi nice çocuklarını yitirdi Karadeniz ve biz sadece arkalarından onların gidişlerine baktık. Buradaki ölümler ansızın bastıran bir yağmur gibi, kendince vakti gelen bir ölüm değil, ağır bir cinayettir. Ve hala bu cinayetler için temeller kazılıyor Karadeniz’de, doğa yok ediliyor, canlılar ölüyor biz ise sadece izliyoruz. Yükseltemiyoruz sesimizi, engel olamıyoruz bunlara… Oysa hepimizden daha umutluydu Kazım, dünyanın pisliğine karşı; gitarıyla, şarkılarıyla, duruşuyla en güzel ‘’hayır’’ diyen oydu. İçimizden biriydi. Sadece Karadenizlileri değil, farklı yörelerden, başka kültürlerden insanları bile bir araya getirebilecek kadar koca bir yüreği olan şair ceketli çocuktu Kazım. Bir yumruk gibi boğazımda düğümleniyor kelimeler, ellerimin titremesine engel olamıyorum onu anlatırken. Işık, umut, sevgi, güzel olan her şey vardı onda. Ama kimi sevsek erken terk ediyor bizi. Ölüm sana hiç yakışmadı be Kazım, vay ‘’ölüm sen ölesin’’
"ARADAN BEŞ YIL GEÇTİ ALIŞAMADIK YOKLUĞUNA"
Köy kahvehanesinde Kazım’ın abisi Hüseyin Koyuncu’yla buluşup Kazım’ın mezarına gidiyoruz. Akşam’da Hüseyin abi beni evine götürüyor. Annesi ve babası geç geldiği için o akşam onları göremiyorum. Ertesi sabah Cavit amca ve Hüsniye teyzeyi evlerinde ziyaret ederek ellerini öpüp bayramlarını kutluyorum. Hüsniye teyze oğlunun odasını gösteriyor bana, aldığı ödüller, okuduğu kitaplar, giyindiği kıyafetler ona ait ne varsa duruyor odasında. Evin duvarları Kazım Koyuncu fotoğraflarıyla süslü. Hüsniye teyze; ‘’Aradan beş yıl geçti alışamadık yokluğuna, fotoğrafları ve eşyalarıyla avunmaya çalışıyorum ama olmuyor, yüreğime oturuyor her şey’’ diyor. Cavit amca ise oğlunun verdiği toplumsal mücadelelerden bahsediyor, sokak çocuklarını anlatıyor. ‘’Geri kalmış ülkelerin en büyük sorunlarından biri sokaklarda zayi olan çocuklardır. Bizim çocuklarımızdır onlar, ne büyük ızdıraplar çekiyorlar sokaklarda ama kimse bilmiyor. Bu çocuklara devletin sahip çıkması lazım. Benim canım nasıl Kazım için yanıyorsa aynı zamanda onlar içinde yanıyor.’’ Diyor.
Cavit amca ve Hüsniye teyze her fırsatta oğullarının mezarını ziyarete gidiyorlar. Bugün ben de onlarla birlikte bir kez daha Yeşilköy’deki anıt mezara gidiyorum. Yüksek bir yerde, doğayla iç içe, muhteşem manzarası olan yemyeşil bir yerde yatıyor Kazım. Birlikte dualar okuyoruz onun için, huzur içinde uyumasını diliyoruz tanrıdan. Annesi özenle yabani otları koparıyor mezarın üzerinden, arada şefkatle okşuyor mezar taşını, sonra etrafı kontrol ediyor dağınık bir şey var mı diye. Ziyaretçisi çok olur Kazım’ın yine taze karanfiller bırakılmış toprağın üzerine. Mezardan ayrılırken Cavit amca ve Hüsniye teyze her zaman yaptıkları şeyi yapıyorlar ve son kez dokunuyorlar duvarda asılı olan oğullarının fotoğrafına…
ŞEHİR TABELASI VAR AMA ŞEHİR GÖRÜNMÜYOR
Artık Hopa’dan ayrılmanın vakti geliyor. Kazım Koyuncu’nun ailesiyle vedalaşıp Artvin’in Borçka ilçesine doğru bisikletimle yol almaya devam ediyorum. En son Sinop’tan Samsun’a giderken yüksek rakımlı dağlardan ve rampalardan geçmiştim. Hopa’dan sonraki yollarım yine eskisi gibi dar virajlı ve rampalı olacak. İlk olarak 690 rakımlı Cankurtaran Geçidini tırmanıyorum. Uzun zamandır deniz seviyesinde pedal çevirdiğim için bir anda bu tırmanışı yapmam beni çok yoruyor. Ancak zirveye ulaştığımda Borçka’ya kadar neredeyse hiç pedal çevirmeden gidiyorum. Geceyi Borçka’da geçirmek istiyorum ancak Borçka Emniyetine uğradığımda burada çadır kuramazsın denilince Artvin’e geçmek zorunda kalıyorum. Sağ tarafımda Çoruh nehrini takip ederek akşam karanlığında Artvin tabelasına varıyorum. Tabelayı görüyorum fakat şehri göremiyorum. Allah Allah! Bu tabelayı yanlış yere mi dikmişler diye düşünüp etrafa bakınca gökyüzündeki yıldızların bu kadar yakın ve çok ışık verdiğini de ilk defa görüyorum. Yolda karşılaştığım insanlara Artvin’in nerede olduğunu sorduğumda bana yukarda yıldızlara benzettiğim ışıkların şehrin ışıkları olduğunu söylüyorlar. Adamlar dağın başında kale gibi bir şehir kurmuşlar. 6 km’lik virajlı ve dik yolları tırmandıktan sonra akşam 10 gibi şehir merkezine varıyorum. Oradaki insanlara nerede çadır kurabileceğimi soruyorum, onlar da bana; ‘’en az 7 km daha tırmanınca çadır kurulabilecek kamp alanına ulaşabilirsin’’ diyorlar. O saatte ve o yorgunlukta değil 7 km, 7 metre bile pedal çevirebilecek takatim kalmıyor ve gördüğüm ilk parka çadır kurmak istiyorum. O sırada yanıma bir kaç adam yaklaşıyor ve ne yapmaya çalıştığımı öğrenmek istiyorlar. Ben de burada çadır kurmak istiyorum diyorum. İçlerinden biri havanın soğuk olması ve güvenlik açısından çadır kurmamın uygun olmayacağını belirtip otelde kalmamın daha iyi olacağını tembihliyor. Ben de üzerimde hiç para olmadığını söyleyince içlerinden biri diğerlerine dönerek; ‘’bunu öğretmen evine götürün benim gönderdiğimi söyleyin para almasınlar’’ diyor. Bu takım elbiseli, kravatlı adamın kim olduğunu öğretmen evinde kaydım yapılınca öğreniyorum. Meğer bu adam DİSK’in Artvin bölge temsilcisi Selim Bilgin imiş. Rize taraflarında yediğim yağmurdan dolayı aldığım soğuk algınlığı henüz geçmediği için iki gün hiç dışarı çıkmadan Artvin öğretmen evinde dinleniyorum.
Artvin genellikle Livane ve Çoruh adıyla bilinir. İl nüfusunun çoğunluğunu Kıpkaç Türkleri ve sırasıyla Gürcü ve Lazlar oluşturur. Artvin’de Karadeniz ve Kafkas kültürü hakimdir. Kafkas kültürü Kıpkaç Türklerinde ve kısmen Gürcülerde vardır. Karadeniz kültürü ise Laz, Hemşinli ve Gürcülerde vardır. Mısır unu yaygın kullanılır. Ayrıca kıyıda hamsinin her çeşidi tüketilir. Kara lahana Artvin’de özellikle Gürcü ve Lazlarda vazgeçilmez bir üründür. Yöresel çalgılar; tulum, akordeon ve Karadeniz kemençesidir. Artvin yöresinde adı Artvin Barı olan ancak Atatürk’e ithafen adı Atabarı olarak değiştirilen halk oyunu Artvin ile özdeşleşmiştir. Artvin’in simgesi boğadır. Her yıl geleneksel boğa güreşleri festivali yapılır. Artvin’deki Kafkasor yaylasında düzenlenen Kafkasor Festivali ise bunların içinde en ünlüsüdür.
DAĞ BAŞINDA SUSUZ KALINCA NE YAPILIR
Artvin’den doğu illerine gidebilmek için tırmanılması gereken 15 km’lik bir Varyant yokuşu var. Yokuşlarda bisikletle en fazla 7 km hız yapılabiliyor. Zaten normal bir insanın yürüme hızı saatte 5-7 km arasında değişiyor. Ha bisiklete bindin ha yürüyerek gittin hiç fark etmiyor. Ancak yük fazla olduğu için bisikleti iterek gitmeye kalkışıldığında yürüme hızı da saatte 3 km’ye kadar düşebiliyor. Bacak kaslarınızdan duman çıkana kadar pedal basıp tırmanmaktan başka alternatifiniz yoktur. Varyant’ı tırmanırken çabuk yorulup çok da fazla su tükettiğim için daha yolun yarısına bile gelmeden mataramdaki bütün suları içiyorum. Dağ başında ne bir ev, ne petrol istasyonu, ne de bir dinlenme tesisi var. Yol kenarında susuz nasıl gideceğim diye kara kara düşünürken gelen yolcu otobüsünü gördüğümde kafamda bir ampul yanıyor. El etsem durmayacağını biliyorum, konuşmadan derdimi şoföre ancak işaretlerle anlatabilirdim ve sol elime matarayı alıp sağ elimle de su içme hareketi yaparak gelen otobüsün durup bana paket paket tek içimlik su vermesini sağlıyorum. Dinlenerek ve yavaş gittiğim için Varyant’ı 3.5 saatte tırmanarak bitiyorum. Varyant’ı tırmanırken sağ tarafta 251 metre yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek dünyanın ise en yüksek altıncı barajı olan Deriner barajını görebilirsiniz.
ŞAVŞAT'TA KARŞILIKSIZ ARSASINI VERMEK İSTEYEN AİLE
Bir kere bile pedal çevirmeye gerek duymadan Varyant yokuşundan Şavşat ve Erzurum yol ayrımına kadar iniyorum. Buradan Şavşat yoluna sapıp çok da fazla eğimli olmayan yolu takip ederek akşama doğru Şavşat’a varıyorum. Yalnız Şavşat da tıpkı Artvin gibi bir dağın yamacında olduğu için orada da 5 km’lik bir rampayı tırmanmak zorundayım. Yine nefes nefese rampayı tırmanırken yanımda bir pikap duruyor. Şoför arabanın benim tarafıma bakan camını indirip şöyle sesleniyor:
- How are you today?
- Eyvallah abi, yorgunum valla!
- Are you ok?
- Abi seninle Türkçe konuşuyorum.
- Where are you from?
- Türkiye, Muş Muşşş
- Neeeeeeeeeeeeyyyy! Muş mu?
- He ya, Muş
- Vay senin canını yiyim, ben de 15 yıl Muş’ta kaldım ha!
- Valla mı? Sen de Muş’lu musun?
- Yoo ben Şavşatlıyım ama orada çok kaldık.
- Hmm
- Dur bisikletini arabaya bindirelim, bırakmam seni bu akşam misafirimsin.
Emrah Uzun babasının memuriyetinden dolayı ailesiyle 15 yıl Muş’ta yaşamış. Kendisi 1987 yılından beri kickbox ile uğraşırken aynı zamanda İstanbul’da diş hekimliği yapıyor. Bugüne kadar sayısız maçlarda milli forma giyerek Türkiye’yi temsil etmiş ve onlarca kupa ve madalya almış. Şu an hem diş hekimliği hem de hakemlik yapıyor. Şavşat’a gelmesinin nedeni de Cevizli köyünde yaşayan annesine yeni bir ev yapıp rahat etmesini sağlamak. Bisikletimi pikapın arkasına bindirip Cevizli köyüne gidiyoruz. Yaşlı annesi misafir geldiğini görünce hemen yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Bir de Muş’lu olduğumu öğrenince beni el üstünde tutuyor. Yaşadıkları köy o kadar güzel bir yer ki, insan ömrünün sonuna kadar burada yaşamak ister. Orada bir gün kalmayı planlıyordum ancak Emrah ve annesi beni bırakmadıkları için iki gün kalıyorum. Hatta Emrah’ın annesi bana karşılığında hiç para vs. istemeden arsa vermek istiyor ama ben kabul etmiyorum. Çünkü bir şartı var. ‘’Eğer evlenirsen ve burada ev yapıp bana komşuluk yapacaksan o zaman sana arsa veririm.’’ diyor. Onların bu sıcak ilgisi karşısında mahcup olmamak elde değil. Ama maalesef yerleşik hayata geçmem biraz zor olduğu için oradaki arsaya da sahip olamayacağım…
Karadeniz Bölgesini 2799 rakımlı Sahara Dağını tırmandıktan sonra bitiriyorum
Şavşat, Karadeniz Bölgesinin en son ilçesidir. Şavşat ve Ardahan arasındaki 2799 rakımlı Sahara Dağı’nı tırmandıktan sonra Karadeniz Bölgesi’ni bitirmiş oluyorum. Bu dağ öyle kolay aşılacak bir dağ değil. Eğim bazı yerlerde yüzde 50-60 gibi görünüyor. Şavşat rampası haricinde 23 km tırmanış yapıldıktan sonra ancak Zirve’ye ulaşılabiliyor. Eğer zirveye ulaşırsam bisiklet yolculuğumun en büyük tırmanış rekorunu kırmış olacağım. Bütün cesaretimi toplayıp vitesi bire attıktan sonra pedal çevirmeye başlıyorum. Dediğim gibi eğim fazla olduğu için pedal çevirmek büyük bir işkenceye dönüşüyor. Her 100 metrede bir bisikletten inip biraz nefes aldıktan sonra tekrar pedal çevirerek yol almaya başlıyorum. Molalarımdaki mesafeleri arttırabilmek için bacak kaslarımın alışması gerekiyor. 100 metrede bir verdiğim molaları önce 150 metre sonra yavaş yavaş 300 metreye kadar çıkarıyorum. Yolda Emrah abinin bana aldığı bisküviler ve çikolataları yiyerek enerji biriktirip tekrar pedallara asılıyorum. Üç saatlik bir tırmanıştan sonra yol üstünde alabalık tesisleri bulunan Laşet Restaurant’a bir mola daha veriyorum. Gelen bisikletliyi gören restaurant çalışanları yanıma gelerek hoş geldin diyorlar ve beni bahçeye davet ederek yemek ve çay ikram ediyorlar. Benim gibi parasız, hatta binlerce km yolu yürüyerek giden turistler de buraya uğradıkları için Laşet çalışanları ve yetkilileri beni gördüklerine çok da şaşırmıyorlar ve ellerinden geldiği kadarıyla yardımcı olmaya çalışıyorlar. Yemeği de yedikten sonra biriken enerjimi pedallara enjekte edip tırmanışa devam ediyorum. Bu arada Sahara Dağı’ndan önce iki dağ daha var o dağları tırmandıktan sonra Sahara’ya tırmanılıyor. Tabii bu dağlar Sahara’nın yanında tepe gibi göründüğü için onları da Sahara’ya dahil edip tek dağ diye bahsediyorum. Yolda kaynak sularına çok fazla rastladığımdan dolayı su sıkıntısı çekmiyorum. Gelen geçen arabalar beni görünce korna çalarak destek veriyorlar. Nihayet toplamda molalarla birlikte sekiz saatlik bir tırmanıştan sonra zirveye ulaşıyorum. Sahara Dağı’nın yarısı Karadeniz Bölgesine diğer yarısı ise Doğu Anadolu Bölgesine ait. Zaten bunu zirveye çıktığınızda anlayabilirsiniz. Çünkü dağın bir tarafı yemyeşil iken diğer tarafı çöl gibi sapsarıdır. Bir anda iklimin değiştiğini gözle görebilirsiniz. Ardahan’ın rakımı 1800 olduğu için Sahara’dan iniş çok da fazla uzun sürmüyor. Karadeniz Bölgesini 75 günde 2000 km pedal çevirerek tamamlamanın haklı gururunu yaşıyorum. Artık bisikletimi Ardahan’da bırakıp Trabzon’a otobüsle dönerek Bisikletle Parasız 10.000 km Türkiye Turu ve Türkiye Fotoğrafları ‘’Karadeniz’’ sergisini açmanın vakti geliyor. Ebru Satır’ın önceden telefonla yaptığı görüşmeler sonucu bisikletimi Ardahan Gençlik Spor İl Müdürlüğü’ne bağlı bir spor salonuna bırakıyorum. Aynı zamanda ben de bu spor salonunda üç gece kalıyorum.
PROJEM İLK EYVESİNİ VERİYOR
Yolculuğumun 11. Haftasının tamamı ise Trabzon’da sergi hazırlıklarıyla geçiyor. Öznur yine her zamanki gibi İstanbul’dan gelerek koşuşturmalarımda bana yardımcı oluyor. Bisikletle parasız pulsuz yol gitmek yaptığım diğer işler kadar zor değil. Zihinsel yorgunluk fiziksel yorgunluktan her zaman daha zor ve ağırdır. Bir de hepsini bir arada yapmaya çalıştığımı düşünün ve neler çektiğimi artık siz tahmin edin…
Sergiden bir gün önce çok güzel bir sürprizle de karşılaşıyorum. Abim Mehmet Söylemez’in geleceğinden haberim yokken bir anda onu karşımda görüyorum. Onun gelişi ve ailemin desteğini bir kez daha yanımda hissetmem beni çok duygulandırıyor. Sergi gelirlerini bağışlayacağım Kansere Umut Vakfı’nın başkanı Mehmet Öktem ve sergi boyunca oradaki misafirlerle ilgilenecek olan Kenan’da sergi günü sabah uçağıyla İstanbul’dan geliyorlar. 25 Eylül Cumartesi günü saat 13:30’da Trabzon Sanat Evi’nde Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık, Belediye Başkanı Dr Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu, Trabzonspor yönetim kurulu üyesi Ergin Aydın, çevre illerden gelen yol hikayelerimin kahramanları ve çok sayıda sanatseverin katılımıyla serginin açılışını yapıyoruz. Açılışta Trabzonspor yönetim kurulu üyesi Ergin Aydın benim için özel yaptırdığı bir Trabzonspor forması hediye ediyor. Samsun’un Yakakent ilçesinde fahri hemşeri olduktan sonra Trabzon’da da fahri Trabzonsporlu oluyorum. Yardım edip misafirperverliğini gösterdiği için Karadeniz halkına buradan bir kez daha gönülden teşekkür ediyorum…
Not 1: Havaların bir anda değişmesinden sonra Doğu Anadolu Bölgesi’nin sert ve soğuk kışına yakalanmamak için bu bölgeyi çok çabuk geçmem gerekiyordu. Bu nedenle yazılara fazla vakit ayıramadım. Şu an Şırnak’tayım ve toplamda 3400 km yol katettim. Yol hikayelerimi 3 hafta geriden takip ediyorsunuz. Fırsat buldukça aradaki bu farkı daraltmaya çalışacağım. Yanımda olmasanız bile bu yolculuğu benimle birlikte yaptığınız için hepinize teşekkür ediyorum.
YOL HİKAYELERİ 12. VE 13. HAFTA
‘’Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır’’
Karadeniz bölgesini Sahara Dağı’nın diğer yarısıyla birlikte arkamda bırakıp tamamen farklı bir iklimi, kültürü ve yaşantısı olan Doğu Anadolu Bölgesine, Ardahan’a geçiyorum. Ardahan 1800 rakımıyla Doğu Anadolu Bölgesinin en yüksek rakımlı ve en soğuk illerinden biridir. Zaten Sahara Dağı’ndan aşağıya inmeniz çok da uzun sürmez. Bulutlar hemen tepenizin üzerindedir. Etrafta gözünüzün alabildiğince geniş olan otlaklarda otlayan atları, sığırları ve kazları görürsünüz. Kura nehri şehrin içinden yılan gibi kıvrılarak geçer. Bölgenin tek geçim kaynağının büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve meracılık olduğunu söyleyebiliriz. Ardahan bölge itibariyle soğuk, elverişsiz iklimi ve işsizliğin de olması nedeniyle dışarıya çok göç vermiştir. Tabelada kent merkezinin nüfusu 17.000’dir. Ardahan pek çok etnik yapıyı da bir arada barındırır. İl genelinin nüfusunu; Türkler, Kürtler, Terekemeler, Ahıskalılar, Türkmenler ve yerliler oluşturur. Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır. Kime selam verirseniz bir bardak çay içirmeden sizi göndermez. Güler yüzlüler ve onlarla konuşurken gözlerinde parlayan ışık içinizi ısıtır…
Ardahan’da gençlik spor müdürlüğüne bağlı bir kapalı spor salonunda üç gün kalıyorum. Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı orada çalışan personeller karşılıyor. Onlar kendilerine ne pişiriyorlarsa beni de ortak ediyorlar aşlarına. Bazen melemen, bazen nohut, bazen de tavuk pişiriyorlar. Ama her şeyden önemlisi bu yemekleri yüreklerinin ateşinde ısıtıp servis ediyorlar sofraya. Bu yüzden daha lezzetli oluyor o yemekler…
İNEKLERİN OTLADIĞI MERALARDA GOLF OYNAYAN ÇOCUKLAR
Bu spor salonunda kalırken sıra dışı ve ilginç bir olaya da şahit oluyorum. Bulunduğum odanın camından dışarıdaki meraları ve o meralarda otlayan inekleri izlerken gözüme bir grup çocuk ilişiyor. Bu çocuklar ellerindeki sopalarla bir çeşit oyun oynuyorlar. Biraz daha dikkatle izlediğim zaman oynadıkları oyunu golfe benzetiyorum. Aramızda uzak bir mesafe olduğu için nasıl oynadıklarını net göremiyorum. En iyisi fotoğraf makinamın zoom’unu kullanarak ne yaptıklarını daha iyi anlarım diyorum ve bu defa fotoğraf makinasından onları izlemeye başlıyorum. Çocukları 560 mm lensle yakınlaştırarak izlemeye başladığımda gözlerime inanamıyorum. Çünkü çocukların ellerindeki sopalar gerçek golf sopaları ve vurdukları top ise gerçek golf topları. İneklerin otladığı o alanda ise topları atacakları bayraklar var. Zengin sporu diye bildiğimiz golfün böyle bir yerde hem de çocuklar tarafından oynanması gözlerimi fal taşı gibi açıyor. Hemen kendimi dışarı atıp onlara doğru koşuyorum. Yanlarına vardığımda gördüklerim karşısında bir kez daha ters köşeye yatıyorum. Çünkü golf oynamak için gereken bütün ekipmanlara sahip olan bu çocuklar, ineklerin otladığı bu merayı golf sahasına çevirmişler. Bir taraftan inekler otlarken bir taraftan da onlar golf oynuyorlar. Bir süre şaşkınlıkla o çocukları seyrediyorum. Daha sonra onları çalıştıran antrenör Tarkan İli’nin yanına gidip işin aslının ne olduğunu öğreniyorum. Meğer bu çocuklar golfü profesyonel olarak oynuyorlarmış. Turnuvalarda Ardahan’a defalarca Türkiye şampiyonluğu ve dereceler kazandırmışlar. Golf oynamayı bu meralarda çok zor şartlar altında öğrenip elde ettikleri başarıları duyunca onlara hayran kalıyorum. En büyükleri 17 yaşında olan bu çocuklar her gün buraya gelip antrenman yapıyorlarmış. Bu sporun sadece parası olan zenginler tarafından oynanmadığına, paranın ne kadar değersiz olduğuna bir kez daha şahit oluyorum…
SİNEKLER VE BÖCEKLERLE YARIŞA GİRİYORUM
Sabah hazırlığımı yapıp Ardahan’dan Çıldıra gitmek için yola koyuluyorum. Şehir merkezinde birkaç kişiye hangi yolu kullanarak Çıldıra gideceğimi soruyorum. İnsanlara yol dışında her zaman ikinci bir soru daha soruyorum. Bu soru da ‘’Çok rampa var mı?’’ Evet, bu ikinci soru birinci soruyla artık bütünleşmiş bir durumda. Aldığım cevaplara göre yol rampasız olsa bile bilinçaltımı çok rampa varmış gibi hazırlıyorum. Bazen iki tane dik rampa var diyorlar ve ben yol boyunca karşıma çıkacak olan o iki dik rampayı bekliyorum. Kafamda o iki dik rampayı o kadar büyütüyorum ki, Allah Allah! Nerede kaldı bu iki dik rampa derken o rampaları çoktan geçtiğimi fark ediyorum. Kendi kendimle çoğu zaman zihinsel oyunlar oynuyorum, ıslık çalıp avazım çıktığı kadar bağırarak şarkılar söylüyorum. Bazen rampa çıkarken hızım düştüğü için peşimden gelen sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum. Alnımdan akan terin gözüme girmemesi için arada bir eldivenlerimle alnımdaki teri siliyorum. Uzun zamandır sinek ve böcek yutmamıştım ancak bugün o kadar çok sinek ve böcek yutuyorum ki neredeyse öğle yemeğine ihtiyacım bile kalmayacak. Rampa tırmanırken bir anda başımın etrafına üşüşen yüzlerce böcek sürüsü ağzımdan burnumdan içeri giriyor. Terli ve ıslak olduğum için küçük olan sinekler ise kamikaze yaparken kollarıma ve yüzüme yapışıyorlar. Bu bölgede küçük ve siyah sineklerin fazla olması çevredeki tezeklerden kaynaklanıyor…
ÇOBAN KÖPEKLERİ BENİ KOVALARSA
Yuttuğum sinekleri sindirdikten sonra yiyecek bir şeyler bulma ümidiyle yolumun üzerindeki Çıldır’a bağlı Eski Beyrahatun köyüne giriyorum. Köyün girişindeki köy bakkalının önünde meraklı gözlerle beni izleyen köylülerin yanında durup Selamün Aleyküm diyorum. Selamün Aleyküm’ü duyan köylülerin yüzündeki şaşkın ifadeyi giderebilmek için Türkçe konuşmaya devam ediyorum. Benim turist olmadığıma emin olduktan sonra gülümsemeye başlıyorlar. Bisikletimi bakkalın duvarına yaslayıp köylülerle bir süre sohbet ediyoruz. Bana çay ikram ediyorlar ve ben karnımın aç olduğunu söylediğimde hemen kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorlar. Kimsin, necisin, nerelisin, nerden geldin nereye gidersin gibi klasik sorularına cevap veriyorum ardından köyü gezmek için yanlarından ayrılıyorum. Köy içerisinde dolaşırken beni kovalayan çoban köpeklerinden kurtulmak için bir evin bahçesine girip bisikletimi yere atarak ev sahibinin arkasında saklanmak için hızla koşuyorum. Ev sahibi köpekleri püskürttükten sonra bir bardak su ve bir bardak çay getirerek korkumu gidermeye çalışıyor. Ama köpekler hala rahat durmuyor gördükleri yabancıyı kendi bölgelerinden çıkarmak için habire havlayıp duruyorlar. Neyse bir süre sonra benden umudu kesip oradan ayrılıyorlar. Köpeklerden kaçarken bahçesine girdiğim ev halkıyla tanışıp fotoğraflarını çekince de iyi ki de köpekler beni kovalamış diyorum…
Havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor
Eski Beyrahatun köyündeki hareketli dakikalardan sonra Çıldır’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Rakım 2.000’lerde olduğu için güneş sanki daha yakın ve daha kavurucu. Oysa hava çok soğuk sadece güneş ışınları yakıyor. Akşamları ise hava sıcaklığı daha da düşüyor. Eğer sıcaklar böyle devam ederse ve ben Karadeniz’deki gibi oyalanırsam kışa yakalanmadan bu bölgeden çıkmam biraz zor görünüyor. Bu nedenle kar yağmadan ve doğunun şiddetli kışına yakalanmadan var gücümle pedal çevirmem gerekiyor. Doğruyu söylemek gerekirse havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor. Çünkü Muş’ta doğup büyüdüm ve bu bölgenin kışının ne kadar şiddetli olduğunu, yolların aylarca kapalı kaldığını biliyorum…
MEĞER BANA KÜFÜR EDEN KİŞİ?
Akşam saatlerinde Çıldır’a varmak üzereyken Ardahan Vali Yardımcısı Ahmet Karatepe arıyor. Benim Ardahan’daki Kapalı Spor Salonunda kaldığımı ve oradan ayrılıp Çıldıra doğru gittiğimi öğrenince Çıldır’da öğretmen evinde konaklayabileceğimi söylüyor. Son dakikalarda karşıma çıkan bu tarz sürprizleri seviyorum. Eğer o aramasaydı soğuk havada ve akşam karanlığında çadır kuracağım güvenli bir yer bulma sıkıntısı yaşayacaktım. İlçe merkezine vardığımda ilk olarak karnımı doyurabileceğim bir yer arayışına giriyorum. Çarşıda gezerken bir kahvehanenin ikinci katından 25-30 yaş arası uzun saçlı bir gencin bana el kol hareketleri yaparak küfürler savurduğunu işitiyorum. Durup bir süre ona bakıyorum ama o hala küfür etmeye devam ediyor. ‘’İlçenize gelen her yabancıyı küfür ederek mi karşılıyorsunuz?’’ diye sorduğum anda kafasını içeri sokup ortadan kayboluyor. Çevredeki vatandaşlar bana edilen küfürleri duyunca o gence tepkilerini gösterip onun adına gelip benden özür diliyorlar. Meğer bana küfür eden kişi Çıldır’ın delisiymiş. Sadece bana değil önüne gelen herkese küfür ediyormuş. Bu yüzden ben de az önce yaşadıklarımı unutmaya karar veriyorum. Orada tanıştığım Atalay abi ise beni kendi kafesi olan Ağacan Cafe’ye götürerek akşam yemeğini ısmarlıyor. Atalay abiyle biraz sohbet ediyoruz. O da yıllarca gemilerde çalışmış ve dünyanın birçok ülkesini görme fırsatı yakalamış. En sonunda bütün her şeyi bir tarafa bırakıp memleketine yerleşmeye karar vermiş. Atalay abi; ’’ Bu topraklarda yaşadığım huzuru dünyanın hiçbir ülkesinde yaşayamadım’’ diyor… Ertesi gün sabah kahvaltısını da Atalay abiyle birlikte yapıp Çıldır’dan Kars’ın Arpaçay ilçesine doğru yola çıkıyorum.
ÇILDIR GÖLÜNÜ GÖRÜNCE DENİZ GÖRMÜŞ GİBİ SEVİNİYORUM
Aslında Ardahan’dan Kars’a Çıldır’a uğramadan Susuz ilçesi üzerinden daha rahat gidilebilir. Ancak o yolu kullandığım takdirde Çıldır Gölünü görme şansım olmuyor. Bu nedenle yolu uzatıp Çıldır ve Arpaçay üzerinden Kars’a gidiyorum. Çıldır ilçesinden çıktıktan 5 km sonra göl görünmeye başlıyor. Deniz seviyesinden 1959 metre yükseklikte olan Çıldır Gölü, Doğu Anadolu Bölgesinin en büyük ikinci gölüdür. Yılın dört mevsiminde yapılan balıkçılık yöre halkı için önemli bir geçim kaynağıdır. Kışın buz tutan gölün üzerinde kayak yapıldığı gibi buz kırılarak balıkçılık da yapılıyor. Karadeniz’de görmeye alışık olduğum yeşili maalesef burada göremiyorum. Sonbahar mevsiminde olduğumuz için her taraf sap sarı çöl gibi görünüyor. Duyduğum kadarıyla yaz aylarında bu sarılık yerini yemyeşil otlaklara ve çiçeklere bırakıyor. Bir de gölün çevresindeki dağlarda bile bir tane ağaç yok. Bunun nedeni de sanırım rakımın yüksek olmasından kaynaklanıyor. Artvin’den sonra hiç deniz görmediğim için Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum. Karadeniz Bölgesinde deniz hep sol tarafımda kalırken bu defa Çıldır Gölü sağ tarafımda kalıyor. Deniz kenarında olduğumu hayal ederek bisikletimin pedallarını çevirirken göl kenarında balık tutan balıkçılar ve gölden su içen sığır sürüleri hayallerimdeki görselliğe farklı bir renk katıyorlar…
HAYAL KURMAK KARIN DOYURMUYOR
Öğlen vakti karnımın acıktığını hissediyorum. Çıldır’dan çıktığımdan beri ne bir köy ne de bir ev görüyorum. Çantamda da açlığımı yatıştıracak bir şey yok. O an keşke oltam olsaydı da göl kenarında ben de balık tutsaydım diyorum. Tabi hayal kurmak karın doyurmuyor en iyisi pedallara daha sert asılıp en yakın köye biraz daha yaklaşmak. Ne kadar fazla pedal çevirirsem o kadar fazla terliyorum, doğal olarak su tüketimi de artınca mataramdaki suyu idareli kullanmak zorundayım. Allah’tan biraz sonra karşıma davarlarını otlatan bir çoban çıkıyor. Çoban beni görür görmez iki eliyle çayı karıştırıyormuş gibi bir işaret yaparak beni çay içmeye davet ediyor. Bisikletimi yol kenarında yere yatırıp çobanın yanına gidiyorum. Bohçasından çıkardığı plastik bardağa termostan sıcak bir çay koyup bana ikram eden çobanla biraz oturup yorgunluğumu atıyorum. Bohçasında sadece kendisine yetecek kadar yiyeceği ve içecek suyu olan çoban Ali onu da benimle paylaşmak istiyor. Ancak ona yetmez düşüncesiyle aç olmadığımı söyleyip teşekkür ediyorum. Bu yakınlarda köy yok mu diye sorduğumda ise ‘’şu tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyüne ulaşırsın’’ diyor. Ali’ye ikram ettiği çay için bir kez daha teşekkür edip yanından ayrılıyorum. Ali’nin gösterdiği tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyünün girişindeki askeriyeye uğrayıp içecek su istiyorum. Nizamiyede nöbet tutan asker telsizle komutanına bilgi veriyor. Beş dakika sonra elinde bir poşet ve bir bidon suyla yanımıza komutan geliyor. Bana suyla birlikte poşetin içerisindeki konserveleri ve meyveleri vererek; ‘’bu yakınlarda yiyecek satılan yer bulamazsın. Al bunları da yolda yersin’’ diyor. Oysa telsizle sadece su istemiştik demek benim aç olduğum komutanın içine doğmuş…
"MANYAK MISIN KARS'A BİSİKLETKLE GİDİLİR Mİ?"
Göl kenarındaki taşların üzerinde oturup komutanın verdiği konservelerle karnımı bir güzel doyurup yola devam ediyorum. Arpaçay’a 10 km kala bir çeşmenin başında tuttukları balıkları yıkayıp temizleyen asfalt dökme işçilerine rastlıyorum. Onlar da el sallayarak gel çay iç diyorlar. Yanlarında taşıdıkları piknik tüpünün üzerinde kaynattıkları çay içimi ısıtıyor. Nereye gidiyorsun sorusuna Kars’a gidiyorum diye cevap verdiğimde ‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’ diye tepki gösteriyorlar. Ama İstanbul’dan geliyorum dediğimde ise bir anda yüz ifadeleri değişiyor ve yerlerinden kalkarak bisikletimi incelemeye başlıyorlar. Büyük bir şaşkınlıkla bisikletimi inceledikten sonra, ‘’Vallaha helal olsun biz arabayla bile gitmeye üşeniyoruz sen taaa oradan bisikletle geliyorsun’’ diyorlar. ‘’Peki, bu akşam nerede kalacaksın?’’ diye sorduklarında ‘’Ben de bilmiyorum sadece Arpaçay’da kalacağımı biliyorum’’ deyince hemen içlerinden Murat abi atılarak ‘’o halde biz seni misafir edelim’’ diyor. Diğerleri de Evet, Evet biz seni misafir edelim diyerek Murat abiyi destekliyorlar. Onlar arabayla ben bisikletle Arpaçay’a varıyoruz. Ben Murat abinin evinde kalacağımı düşünürken benim rahat edebilmem için TEİAŞ’ın misafirhanesinde telefonla bana yer ayırttıklarını öğreniyorum. Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra beni misafirhaneye bırakıyorlar. Ertesi sabah ise onlar erkenden işe gittikleri için onlarla vedalaşamadan Arpaçay’dan ayrılıp Kars Merkeze doğru yol alıyorum…
ANNEMİ ÖZLÜYORUM
Arpaçay ve Kars arasındaki 45 km’lik yol boyunca yine etrafta hiç ağaç göremiyorum. Bazı yerlerde ayçiçeği ve yulaf tarlaları olmasına rağmen bölge genel olarak çorak topraklar ve otlaklarla kaplı. Gökyüzünde uçuşan yırtıcı ve büyük kuşları görünce insan ister istemez ürperiyor. Bir de havanın soğuk ve yağmurlu olması benim işimi daha da zorlaştırıyor. Hele bir kendimi Kars’a atayım bir çaresine bakarız deyip pedal çevirmeye devam ediyorum. Tabelası olmayan bir köyden geçerken burnuma gelen taze tandır ekmeği kokusunu duyunca bisikletimi kokunun geldiği yöne doğru sürüyorum. Bir evin bahçesinde otları patosa vurup saman yapan baba ve oğlun yanında durarak taze ekmek kokusunun buralardan geldiğini ve nerede yapıldığını soruyorum. Onlar da kendi tandırlarını gösterip tandıra kadar bana eşlik ediyorlar. Evin hanımı tandırdan yeni çıkardığı taze ekmekten bana verirken evin kızı da ekmeğe katık yapmam için yoğurt getiriyor. Bana ikram edilen taze tandır ekmeği ve yoğurdu yerken bir kez daha annemi özlediğimi hissediyorum. Ben Muş’ta yaşarken annem de tandır ekmeği yapardı. Biz de babamla birlikte bir tas yoğurdu alır tandıra giderek annemin pişireceği ekmeğin çıkmasını beklerdik. Annem pişen ekmeği çıkarınca önce üfler üzerine yapışan közü ve külü temizler ardından ‘’alın bakayım elinizi yakmadan sıcak sıcak yiyin’’ derdi… Tandır ekmeğinin tadı bir başkadır. Ne kadar yerseniz rahatsız etmez. Bir de yanında yoğurt olunca en kral yemekten daha kraldır…
SEKRETERLİKTEN KOVULURCASINA DIŞARI ÇIKARTILIYORUM
Yolda yemem için bana verilen tandır ekmeklerini bir poşete koyup çantama yerleştirdikten sonra tekrar demir atıma atlayıp yola devam ediyorum. İnişler, çıkışlar, tepeler derken yırtılan gökyüzünden yağan yağmurlarla birlikte Kars’a giriyorum. Şehir merkezlerinde her önünüze çıkan evin kapısını çalıp da ben tanrı misafiriyim deme ihtimaliniz çok düşüktür. Çünkü asayiş olaylarından dolayı güven sorunu vardır. Dilencisi ve dolandırıcısı çoktur. Kimse kolay kolay tanımadığı bir insanı evine almaz. Yağmurlu ve soğuk havada dışarıda kalmak hem sağlık açısından hem de güvenlik açısından iyi olmayacağı için köylerde ağanın, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde ise valiliklerin misafiri olursunuz. Çünkü onlar kucaklarını daha geniş açabilirler, söz sahibidirler ve onların misafirperverliği halkının misafirperverliğini yansıtır. Ülkemiz dahil her devlette yurtdışından kaçak yollarla giriş yapan mültecilere bile sıcak bir çorba ve yatacak yer imkanı sağlanır… Ben de bu yağmurlu ve soğuk havada sığınabileceğim bir yer bulmaları için Kars Valiliğine gidiyorum. Durumumu oradakilere anlatıp bana yardımcı olmalarını istiyorum. Kars Valisi izinde olduğu için beni onun yerine bakan Vali Yardımcısına yönlendiriyorlar. Sekreterliğe gidip durumumu açıklayan bir yazı yazıyorum onlar da vali vekiline yazdığım yazıyı iletiyorlar. Ancak Vali Vekili ‘’ben bir şey yapamam ne hali varsa görsün’’ tarzında bir emir verdiği için sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum. Ben de Basın Halkla İlişkiler Müdürü Seyit Müçteba Erdem’e gidip başımdan geçenleri anlatıyorum. Bu defa Seyit Bey, Vali Vekiliyle görüşüyor. O da olumsuz bir yanıt alınca çaresiz oradan ayrılmak için ayağa kalkıyorum. Bu sırada Seyit Bey, ‘’Dur bir dakika, ben kendim sana yardımcı olacağım’’ deyip DSİ’nin misafirhanesinde bir gecelik yer ayırtıyor. Fakat o saatten sonra beni sarayda bile yatırsalar kabul etmek istemiyorum. Ancak Seyit Beyin iyi niyeti ve ısrarından sonra o geceyi DSİ’nin misafirhanesinde geçiriyorum. Ertesi gün yağmur şiddetini arttırarak devam ettiği için yine gidecek yerim yok ve kalacak yer sorunu yaşıyorum. Ne yapacağım diye kara kara düşünürken aklıma Gençlik Spor Genel Müdürlüğü Gençlik Daire Başkanı Adnan Gül geliyor. Onların hemen hemen her ilde misafirhaneleri olduğu için bana daha önce defalarca; ‘’gideceğin yerlerde bir evin var, bize önceden söyle sen gitmeden yerini ayıralım’’ demişlerdi. Ama ben planlı, programlı, kalacak yerimin belli olduğu bir yolculuk yapmak istemediğimden dolayı bunu kabul etmemiştim.
Son çare Adnan Gül’ü arayarak Kars’ta yaşadıklarımı anlatıyorum. Bana kızarak neden önceden haber vermediğimi söylüyor. Daha sonra Kars Gençlik Spor İl Müdürü Gürsel Polat’a talimat verip beni Kars’’taki sporcu öğrencilerin kaldığı bir yurda yerleştiriyorlar… Kars’ta kaldığım üç gün boyunca yağmur bir dakika olsun durmuyor ve ben adamakıllı ne dışarı çıkıp çekim yapabiliyorum ne de yoluma devam edebiliyorum. Üçüncü gün hava biraz açınca eşyalarımı toplayıp şehir merkezine gidiyorum. Kars kalesi ve çevresinde biraz çekim yaptıktan sonra 135 km uzaklıkta olan Iğdır’a gitmek üzere yola çıkıyorum.
Rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor, parmaklarımı hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum
İstanbul’dan yola çıktığım günden beri gün içerisinde en fazla 90 km yol gidiyordum. Ancak bugün 135 km yol gideceğim ve ilk 15 km. kesintisiz rampa tırmanmak zorundayım. Bu rampayı aştıktan sonra Iğdır’a kadar yokuş aşağı ineceğim söylenmişti. Eğer yollar anlatıldığı gibiyse 135 km’yi dinlenerek ve fotoğraf çekerek saatte 20 km ortalama hızla akşama kadar tamamlayabilirim. O halde haydi Bismillah deyip bisikletimin pedallarını çeviriyorum. Fakat daha 5 km gitmeden yağmur serpiştirmeye başlıyor. Bugün kar bile yağsa bu yolu bitirmeye kararlıyım ve yağmurluğumu giyinerek en zor kısım olan 15 km’lik rampayı tırmanıyorum. Yağmurluk su geçirmemesine rağmen sırılsıklam oluyorum. Çünkü yoğun bir efor sarf ettiğim için sürekli terliyorum ve bu ter dışarı çıkamayınca doğal olarak beni ıslatıyor. Neyse ki zirveye ulaştığımda yağmur diniyor. Yağmurluğumu çıkarıp ıslak elbiselerimi değiştirdikten sonra yokuş aşağı pedal çevirmeden inişe geçiyorum. Hava o kadar soğuk ki, rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor. Bisiklet üzerindeyken üşüyen parmaklarımı ise ağzıma götürüp hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum. Bu şekilde yola devam ederken önümdeki sis bulutlarını ve yağmuru görünce tekrar yağmurluğumu giyiniyorum. Beş dakika sonra ise önümdeki sis bulutları ve yağmurun içinde buluyorum kendimi. Yağmur o kadar şiddetli yağıyor ki parmaklarımın üzerine sert inişler yapan yağmur damlaları canımı acıtmaya başlıyor. Bufflarımdan iki tanesini elime ve parmaklarıma sarıp korunmaya çalışıyorum. Yağan yağmur yetmezmiş gibi bir de sis olunca görüş alanı 10 metreye kadar düşüyor. Gözlüğü çıkarsam gözlerimi açamayacağım, gözlüğümde araba camlarındaki gibi silecek de yok yağmur damlalarını sileyim bu yüzden görüş alanım daha da daralıyor. Dağ başında sığınabilecek ne büyük bir kaya ne de bir köy var, olsa bile sisten hiçbir şey görünmüyor. Gözü kapalı aşağı inerken bir çukura sert bir giriş yapıp yalpalıyorum. Gidon hakimiyetini zar zor sağlayıp frenlere yavaşça basarak duruyorum. Bisikletten inip arka tekere baktığımda ise patladığını görüyorum. Bütün aksilikler üst üste gelince bir bu eksikti o da oldu. Yağmur altında patlağı bulmaya çalışmak, onu yamalamak vs uğraşmak en az yarım saatimi alır. Bu nedenle yeni bir iç lastik takıp yola devam ediyorum. Biraz sonra arkamdan gelen traktör beni sollayınca göremediğim yoldan çıkmamak için Kars’ın Digor ilçesine kadar traktörü takip ediyorum. İlçe merkezine vardığımda karşıma çıkan ilk kahvehaneye giriyorum. O halde içeri girince bütün herkes dönüp bana bakıyor. Hemen kahvehanenin ortasında yanan odun sobasının başına gidip herkesin gözü önünde üzerimdeki ıslak elbiseleri, ayakkabılarımı ve çoraplarımı değiştiriyorum. Kahvehanecinin getirdiği ilk çayla içimi ısıtıyorum ikinci çayla ise öğrenci yurdunda bana verilen ekmek arası sandviçi yiyorum. Etrafımda toplanan meraklı kalabalığın sorularına cevap verdikten sonra tekrar bisiklete binip yola çıkıyorum. Digor’u yaklaşık 10 km geçince yağmur şiddetini azaltıp sis çekiliyor. Sol tarafımda kalan Ermenistan dağlarını ve köylerini izleyerek Iğdır’ın Tuzluca ilçesini de geçip akşam ezanında Iğdır Merkez’e varıyorum.
Yedisinden yetmişine herkesin bisiklet kullandığı şehir
Iğdır il sınırlarına girdikten itibaren görmeye başladığım ağaçlar bana biraz huzur veriyor. Zaten Iğdır’ın bir diğer ismi de Yeşil Iğdır’dır. Halkın geçim kaynağı büyük ölçüde tarıma dayanıyor. Aras Nehrinin suladığı Iğdır Ovasında genel olarak kayısı, elma, şeker pancarı, pamuk, karpuz ve domates gibi çeşitli sebze ve meyveler yetiştiriliyor. Ermenistan, Nahçıvan ve İran’la sınır komşusu olan Iğdır, dünyada üç ülkeyle sınırı olan tek şehirdir. Hatta il nüfusunun çoğunluğu Türkler, Kürtler ve Azerilerden oluşuyor. Havanın açık olduğu günlerde Ağrı Dağı Iğdır’ın her yerinden rahatlıkla görülebilir. Ancak orada kaldığım sürece açık havaya denk gelmediğim için ben bunu göremiyorum. Türkiye’de Konya’dan sonra bisiklet kullanımının en yoğun olduğu şehir de Iğdır’dır. Halk bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanmanın bilincine yıllar öncesinden varmış. Sokaklarda yedisinden yetmişine herkesin altında bisiklet görebilirsiniz. Ancak bisiklet yollarının olmayışı şehrin en büyük eksikliklerinden biridir. Ayrıca Türkiye’deki en iyi bisiklet firması olan Delta Bisiklet de burada doğmuştur…
İbrahim amcanın bisiklet sevdası Türkiye’nin gurur duyduğu bir markayı doğuruyor
İki gün önce bana kışlık malzemeler göndermesi için Delta Bisiklet’ten Ulaş Baydar’la görüştüğümde, ailesinin hala Iğdır’da yaşadığını ve oraya gittiğimde mutlaka abisini ve babasını görmemi söylemişti. Ben de Iğdır’a varır varmaz Ulaş’ın abisi Selam Baydar’ı arıyorum. Selam abi önce yorgunluğumu atmam için bir bardak çay ısmarlıyor ardından bir lokantaya götürüp iki buçuk porsiyon döner yediriyor. Evet, yanlış duymadınız iki buçuk porsiyon döner yiyorum. Sabah kahvaltısından sonra öğle vakti sandviç yemiştim. Bunun üzerine 135 km çileli bir yolculuktan sonra iki buçuk porsiyon döner az bile geliyor. Akşam evde sıcak bir duş alıp dinleniyorum. Ertesi gün Selam abinin oğlu Murat’la bisikletlerimize binip Iğdır’ı geziyoruz. Murat henüz ilköğretim öğrencisi ve bisiklete nasıl binilmesi gerektiğini aileden öğrendiği için kaskını ve kıyafetlerini giyinmeden bisiklete binmiyor. Murat öğlene kadar beni Iğdır’da gezdirdikten sonra okula gidiyor. Ben de Delta Bisiklet’in doğduğu dükkana gidip orada Ulaş’ın babası İbrahim amcayla tanışıyorum. İbrahim amca yetmişli yaşlarında fakat hala bisikletle eve gidip geliyor. Ailenin bisiklet sevdası aslında ondan kaynaklanıyor. Bundan 50 yıl öncesine kadar bisiklet binen İbrahim amca, Iğdır’da bisiklet dükkanı açan ilk kişi. Ondaki bu sevda çocuklarına da bulaşınca ailenin neredeyse hepsi bisikletçi oluyor. Iğdır’dan sonra ilk şubeyi Ankara’da açıyorlar ardından İstanbul’da ve daha sonra Türkiye’nin birçok ilinde bayilikler vermeye başlıyorlar. Benim de şu an bindiğim, Avrupa standartlarında üretilen ve birçok dünya markası kalitesinde olan Geotech’i üretiyorlar. Bu markayı dünyanın en büyük bisiklet fuarlarından biri olan Euro Bike ve IFMA fuarlarında sergileyerek Türkiye’yi temsil eden tek firma oluyorlar. İbrahim amcanın bisiklet sevdasıyla başlayan bu hikaye Delta Bisikletin başarılarıyla Türkiye için bir gurur kaynağı oluyor…
Iğdır’da kaldığım süre boyunca Baydar ailesi beni diğer çocuklarından ayırt etmiyor. Selam abi bisikletime bakım yapıp ihtiyacım olan bütün malzemeleri kışlıklarımla birlikte tamamlarken Selam abinin eşi ise börekler, pastalar ve sıcak ev yemekler yapıp karnımı doyuruyor. Iğdır’da öğretmenlik yapan lise arkadaşlarım Ajda ve Murat’la da görüşme fırsatı buluyorum. Onlarla da lise yıllarımızı anıp uzun sohbetler ediyoruz ve Iğdır’daki son geceyi de Murat’ın evinde geçirdikten sonra ertesi gün kışlıklarımı giyinip Ağrı’nın Doğu Bayazıt ilçesine doğru pedal çeviriyorum…